Evvelki hafta gece yarısı başlayan sokağa çıkma yasağı sonucu eşimle
yaşadığımız sabah münakaşasını atlatıp her zamanki yerime, camın önündeki
berjere kurulmuştum... Bilgisayarımı ve kahvemi sehpaya koyup haberleri
okumaya başladım. Akşamki
market-fırın talanı, salgın ve
unutulan gündem gibi tatsız bir sürü haber...
Neden mi münakaşa ettik?
Herkes gibi eşim de markete, fırına gitmeliyim diye panik yapınca gülerek
“Hangi devirdeyiz, saçmalama! Yasağı düzenleyen onu da düşünmüştür” deyip
dışarı çıkmasını engelledim. Sonuç olarak buzluktaki yufkalardan bir börek
imalatına koyuldu eşim. İyi bir gelişmeydi bence, bıyık altından güldüm.
Derken beklenmeyen sorular geldi kızımdan... “Neden insanlar ekmek için kavga
ediyorlar baba?”
“Bu soru için ne kitaplar ne makaleler yazıldı” dedim içimden. “Bir gün o
kavgaya karışınca anlayacaksın” dedi bilinçaltım.
Hemen peşinden ikinci soru geldi: “Neden sokağa çıkmama cezası verildi baba?”
Soruları cevapladıktan sonra etrafı dinlemeye koyuldum... İlginçti, sanırım
bir atmaca -çirkin bir sesi vardı-, arada bir martı, uzaklardan gelen bir
polis ya da ambulans çığlığı, serçeler, kumrular...
Hiç durmadan bağıran kent
Sessizlikte dikkatimi çeken sokak hayvanlarının ortalıkta görünmemesi oldu.
Her zaman penceremize gelen ve çocuklarımın gri-siyah olduğunu söylediği
kedimiz de yok. Derken çöp arabası bozdu bütün ‘doğa sesini’.
İstanbul doğanın sesini daha
çok duyulabilse ne hoş olurdu diye geçirdim içimden. Hiç durmadan bağıran,
haykıran, böğüren, parçalanan, akşamlara kadar hiç durmadan coşan İstanbul.
Geceleri yorgun bedeninden çıkan horultularıyla bütün iyilikleri kucaklayan,
barındıran, saklayan, mutlu-mutsuz, iyi-kötü demeden herkesi seven saran
İstanbul. Çok eziyet ediyoruz sana. Hak ettin, dinlen İstanbul! Dinlen,
tazelen, belki de tekrar başladığımızda, sana daha iyi davranmayı düşünürüz.