Bu yılki uluslararası bildiriyi Pakistanlı oyun yazarı ve Ajoka Tiyatrosu’nun Genel Sanat Yönetmeni Shahid Nadeem yazarken, ulusal bildiri ise akademisyen, eğitmen ve oyuncu Doç. Dr. Lemi Bilgin tarafından kaleme alındı.
Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını nedeniyle tiyatrolar kapalı olduğu için, bu yıl basın ve internet aracılığıyla paylaşılan bildiriler, perdeler yeniden açıldığında gelenekselleşmiş şekliyle sahnelerden okunacak. Doç. Dr. Lemi Bilgin'in kaleme aldığı ulusal bildiride şu görüşlere yer verildi:
"Binlerce yıldır olduğu gibi siz ve biz, seyirciler ve oyuncular yeniden buluşacağız, yine bir araya geleceğiz ve birlikte yaratılan anların tanığı olacağız. Bizi birbirimizden ayıran tüm engelleri, tüm farklılıklarımızı unutup, bizi birbirimize bağlayan ortak duyguların, ortak tehlikelerin, ortak özlemlerin büyülü dünyasına katılacağız. Var olmak için birilerine aracılık edip körü körüne savunucusu olmak yerine, gerçeklerin üstündeki örtüyü kaldırıp bir ışık tutacağız. Farklı oldukları için birbirini yok etmek isteyenlere karşı, benzerliklerimizi ortaya çıkarıp, birbirimizi anlamanın, diyalogun, birlikte yaşamanın yollarını arayacağız. Görmek istemeyenlerin gören gözü, söylemek için cesareti olmayanların söyleyen dili olacağız. Bizi tek bir kalıba dökmek isteyenlere karşı çok sesli, çok renkli bir dünyanın savunucusu olacağız."
Shahid Nadeem'in kaleme aldığı uluslararası bildiride ise kayıtsızlık,
rehavet, kötümserlik ve açgözlülüğe karşı savaşmalıyız denildi: "Ajoka
Tiyatrosu’nun sahnelediği, Sufi şair Abdullah Şah üzerine bir oyun sonrasında,
seyirciler arasından yaşlı bir adam büyük Sufî’yi canlandıran oyuncuya
yanaştı. Yaşlı adamın yanında genç biri di vardı. 'Torunumun durumu çok kötü,
bir okuyup üfler misin oğlum?' diye sordu. Hazırlıksız yakalanan oyuncu, 'Ben
Abdullah Şah değilim, rol yapıyorum sadece, oyuncuyum ben.' dediyse de yaşlı
adam, 'Sen oyuncu değilsin oğlum, Abdullah Şah sende vücut bulmuş. Sen onun
avatarısın.' dedi. Bir anda oyunculuğun, tiyatronun yepyeni bir boyutunun
farkına vardık, oyuncu, canlandırdığı karakterin reenkarne olmuş haliydi.
Abdullah Şah'ınki gibi, her kültürde çokça bulunan hikayeleri keşfetmek, biz
tiyatro yaratıcıları ve bu hikayelerle tanışmamış ancak hevesli seyircilerle
arasında bir köprü kurabilir. Sahnede oynarken bazen tiyatro felsefemiz, yani
toplumun değişim elçileri olma rolü bizi andan alıp götürüyor, o zaman halkın
büyük bir kısmını arkada bırakıyoruz. Günün zorluklarıyla uğraşarak, belki
savaşarak kendimizi tiyatronun sağlayabileceği son derece kuvvetli manevi
deneyimlerden mahrum bırakıyoruz. Yobazlık, nefret ve şiddetin yine sükse
yaptığı günümüz dünyasında farklı milletler, inançlı insanlar ve topluluklar
arasında büyüyen bir kin var. Bu kin nefret ideolojilerini beslediği sırada
çocuklar yetersiz beslenmeden, doğum yapan anneler sağlık hizmeti
yetersizliklerinden ölüyor. Gezegenimiz iklim faciasına hızla yaklaşıyor.
'Mahşerin Dört Atlısı'nın toprağı döven nal sesleri artık duyuluyor. Manevi
gücümüzü tazelemeliyiz, kayıtsızlık, rehavet, kötümserlik ve açgözlülüğe karşı
savaşmalıyız. Yaşadığımız dünyayı, bizi yaşatan gezegeni önemsememeye karşı
savaşmalıyız. Tiyatronun bir rolü var, insanlığı giderek içine sürüklendiği
boşluktan çıkarıp silkelenmeye, harekete geçmeye itmede asil bir rol bu.
Tiyatro oynandığı sahneyi, performans alanını kutsal bir yüksekliğe
taşıyabilecek güçtedir."