
'Hiçbir şeyin tabu olmadığı zamanlar': Kayıp, yozlaşmış 1930'lar Paris'inden 10 samimi fotoğraf
Brassaï'nin kafelerdeki aşıkları, Notre Dame'ın çörtenleri ve Montmartre'ın sokak lambalarıyla aydınlanan sokaklarını konu alan fotoğrafları, Paris üzerine çekilmiş en ikonik karelerden bazılarıdır. Gece fotoğrafçılığının öncüsü olarak, şehri romantizmin yaşandığı, gölgelerle dolu puslu ve alacakaranlık bir dünyada sonsuza dek asılı kalmış bir yer olarak betimlemiştir. Stockholm'deki Moderna Museet'te düzenlenen "Brassaï: Paris'in Gizli İşaretleri" sergisinin küratörü Anna Tellgren, BBC'ye verdiği demeçte, "Hayalini kurduğunuz Paris, işte Brassaï'nin Paris'idir" diyor.
1899'da o zamanlar Macaristan'ın bir parçası olan Transilvanya'nın Brassó kentinde Gyula Halász adıyla dünyaya gelen Brassaï, 1918'de Budapeşte'de sanat eğitimi almaya başladı ve eğitimini Berlin'de sürdürdü. 1924'te Fransa'nın başkentine geldiğinde, hiçbir şeyin tabu olmadığı savaş arası dönemde şehrin gizli gece hayatını benimsedi. İçgüdüsel olarak şehrin dışlanmışlarına çekilen sanatçı; eşcinsellere yönelik balolara, gay barlara ve genelevlere girerek, onların iç dünyalarını herhangi bir röntgencilik veya ahlaki yargı olmaksızın görüntüledi. Tellgren, "Oraya gidip bu çevreleri belgeleyen ilk kişilerden biriydi. Queer yaşamın çok erken dönem belgelerini oluşturuyor," diyor.
Brassaï, çalışmalarından bir seçkiyi 1933 yılında "Paris de Nuit" (Gece Paris'i) adıyla yayımladı ve bu çalışma ona anında ün kazandırdı. Ancak İkinci Dünya Savaşı'ndan kısa bir süre sonra, katı sansür kuralları daha mahrem fotoğraflarını yayımlamasını engelledi. "Le Paris Secret des Années 30" (1930'ların Gizli Paris'i) adlı kitabını yayımlamak için 1976 yılına kadar beklemesi gerekecekti. Bu iki kitap bir araya getirildiğinde, sonsuza dek kaybolmuş bir dünyaya açılan büyüleyici bir pencere sunuyor. Burada, şehrin en etkileyici 10 fotoğrafına göz atıyoruz.
Eiffel Kulesi'nin bu çarpıcı görüntüsü, Brassaï'nin 1930'larda arazide bolca deneme yanılma ve karanlık odada büyük bir yaratıcılık gerektiren gece fotoğrafçılığı konusundaki ustalığını sergiliyor. Brassaï'nin yeğeni Philippe Ribeyrolles'un e-posta yoluyla BBC'ye aktardığına göre, bu tür görüntülerin üretimi "bir tripod üzerindeki Voigtländer Bergheil fotoğraf makinesinde cam plakaların kullanılmasını, uzun pozlama sürelerini, ışık ölçer olarak farklı sigara markalarının kullanımını ve bir telemetre olarak düğümlü bir ipi gerektiriyordu. Hepsinden önemlisi, güvenli ışık altında kontrastlar ve yarım tonlarla yapılan ustaca bir oyun sayesinde kompozisyon duygusunu güçlendiren kapsamlı bir karanlık oda çalışması gerektiriyordu."
Brassaï'nin, ister Montmartre'ın aşağıdaki gölgeli dünyaya doğru inen baş döndürücü ağaçlıklı merdivenleri olsun, ister geceyi kendilerine ait kılan karakterler olsun, görüntüleri hiçbir zaman sadece belirli bir sahnenin anlık fotoğrafları değildi. Ribeyrolles, "Bu fotoğraflar bir ortamı belgelemeyi değil, ondan gizli bir gerçekliği çekip çıkarmayı amaçlıyor," diyor. "Gece, fotoğrafçının karanlık odasındaki banyo solüsyonu gibi işlev görüyor; formları basitleştiriyor, ışığı şekillendiriyor, bedenleri yalıtıyor ve kentsel alanı bir hayaletler tiyatrosuna dönüştürüyor. Brassaï'nin yakaladığı şeyler; yalnızlık, arzu veya amaçsızca dolaşma gibi varoluş hallerinin yanı sıra, deneyimlediğimiz ve sonrasında tarif etmekte zorlandığımız o anlardır."
Birbirlerinin gözlerinin içine bakan ve arkalarındaki aynalarda tutkulu ifadeleri yansıyan iki aşık, muhtemelen Brassaï'nin en ünlü fotoğrafıdır. Birçok fotoğrafı gibi bu da kurgulanmıştı ve kareyi elde etmek için çiftle yakınlık kurmak adına zaman ayırmış olması muhtemeldir. Tellgren, "Yöntemi, fotoğraf çekerken kabul görmesi için birileri aracılığıyla barlara tanıtılmaktı," diye açıklıyor. "Her zaman üzerinde çalıştığı işleri göstermek için yanında birkaç fotoğraf taşırdı" ve çektiği fotoğrafların kopyalarını genellikle süjelerine hediye ederdi, diyor.
Brassaï, Paris'in ilk lezbiyen barlarından biri ve şüphesiz en ünlüsü olan La Monocle'ın müşterilerinin birkaç görüntüsünü çekmişti. Marlene Dietrich burayı ziyaret eder, Edith Piaf'ın annesi ise kabarede şarkı söylerdi. Burada kız arkadaşıyla görülen "Şişman Claude", oldukça dikkat çeken bir müşterisiydi. Tellgren, onun "tanınmış bir atlet olduğunu ve o dönemde oldukça bilinen bir isim olduğunu" söylüyor. Ancak, hayatı savaş sırasında şok edici bir şekilde değişti. Tellgren, "Naziler için muhbir oldu ve 1944'te Direniş üyeleri tarafından öldürüldü," diyor.
Çarpıcı kıyafetleri, gösterişli mücevherleri ve biraz kibirli havasıyla, La Môme Bijou olarak bilinen bu gizemli figürün Brassaï'yi neden büyülediğini anlamak kolay. Tellgren, "Onu barlardan birinde, elinde bir kadeh şarapla yalnız otururken gördü ve ondan tamamen büyülendi. Görünüşe göre eski bir hayat kadınıydı. Brassaï'ye 1900'lü yıllarda çok zengin bir kadın olduğu, sonra yaşlanınca her şeyini kaybettiği söylenmiş," diyor.
Brassaï, gece keşifleri sırasında birçok Paris genelevine girmiş olsa da ilgisi hiçbir zaman müstehcen değildi. Tellgren, "Tanıştığı insanlarla ilgileniyordu ve bence bunu örneğin fahişelerin portrelerinde görebiliyorsunuz. Bir şekilde onu kabul ettiklerini hissedebiliyorsunuz," diyor. Aynı durum, fotoğraflarının çekilmesini istemeyen genelev müşterileri için geçerli değildi. Brassaï, bu tür görüntüler elde edebilmek için asistanını müşteri kılığında poz vermeye ikna etmek zorunda kalmıştı, ancak bu gerçek ancak ölümünden sonra ortaya çıktı.
Ribeyrolles, Brassaï'nin "her zaman fotoğraflamak istediklerinin güvenini kazanmak zorunda olduğunu, izinlerini aldığını ama hepsinden önemlisi sahnelerin otantikliğinden asla ödün vermediğini" söylüyor. Ancak, "bazen Grand Albert gibi yaklaşılması zor kişilerin işbirliğini elde etmek için maddi yollara başvurmaktan başka seçeneği yoktu."
Brassaï, Paris'in yeraltı dünyasını keşfettiği sıralarda aynı zamanda sanatsal bohem çevrelerde de vakit geçiriyordu. Ribeyrolles, "Brassaï'yi benzersiz kılan, varoşlardan Paris'in en seçkin salonlarına kadar zahmetsizce hareket ederken sanat elitleriyle dirsek temasında bulunabilme yeteneğidir," diyor. Burada, ekose bir elbiseyle kanepede uzanırken görülen kişi, ressam, şarkıcı, kabare sanatçısı ve Paris avangardının efsanevi ismi Kiki de Montparnasse'tır. Bir dönem Man Ray'in sevgilisi olan Kiki, sanatçının "Le Violon d'Ingres" (Ingres'in Kemanı) dahil olmak üzere en ikonik eserlerinin birçoğunda modeldi.
Brassaï'nin en etkileyici fotoğraflarından bazıları, her yıl iki kez, Tövbe Salısı arifesinde ve "Mi-Carême" (Perhizin ortası) olarak bilinen perhizin üçüncü perşembe gününde Magic-City Dans Salonu'nda gerçekleşen drag balolarına aittir. Bu özel günlerde polis müdürlüğü, sınıf veya cinsiyet kimliği hiyerarşilerini tersine çevirme karnaval geleneğinin bir parçası olarak erkeklerin drag (karşı cinsin kıyafetlerini giyme) yapmasına özel izin veriyordu. Drag kıyafetleri giymek diğer zamanlarda aslında yasak olmasa da, kadın kıyafetleriyle erkeklerin birbirleriyle dans etmesi yasaktı. Ribeyrolles, BBC'ye Brassaï'nin Magic City topluluğuyla "Kuaförlerin Kralı" olarak bilinen Antoine adındaki bir figür aracılığıyla tanıştırıldığını söylüyor. "Arkadaş" parolası girişi garantiliyordu.
Toplumun her kesimi Brassaï kadar açık fikirli değildi. 1934'te aşırı sağcı Action Française ve La Liberté gruplarının baskısı üzerine Mi-Carême balosu yasaklandı. 1930'ların sonunda geri dönse de, genellikle en parlak dönemine kıyasla daha sönük bir etkinlik olarak kabul edildi. Savaş sonrası Paris'i ise daha katı kurallara sahip olacaktı. Brassaï'nin çalışmalarını yok olmanın eşiğindeki bir dönemi belgeleme çabası olarak görmek cazip olsa da, Ribeyrolles bunun konuyu ıskaladığını düşünüyor. "Onun görüntüleri, önceden tasarlanmış bir koruma eyleminden ziyade; gelip geçen insanlara, uçup giden anlara ve değişen atmosfere duyulan hayranlığın bir tanıklığıdır. Fotoğraflarına geriye dönük olarak melankolik bir boyut kazandıran işte bu dikkatli bakıştır; sanki fotoğraflar, yok olmaya mahkûm bir dünyanın hatırasını bilmeden kendi içlerinde taşıyor gibidirler."