_'Büyük güçlerle çarpışmadan kaçınmak, korkaklığa değil bilgeliğe işaret eder,
zira kendini feda etmek hiçbir zaman ve hiçbir yerde yarar sağlamaz.'_
\- Sun Zi, 'Savaş Sanatı'
**Rusya ve ABD arasındaki ilişkiler** son zamanlarda fiili rekabetten
karşılıklı cepheleşmeye geçti, aslında Soğuk Savaş dönemine geri döndü.
Yaptırım baskısı, tehditler, çatışmacı mücadele, bencil çıkarların korunması,
tüm bunlar dünyayı kalıcı istikrarsızlığa sürüklüyor.
İki ülke arasındaki ilişkiler uzun süre bu tür durumda bulunduğunda buna kriz
denir. Bu tür krizler, ilişkilerde daha da kritik dönemlerin – 'krizlerin
krizlerinin' – ortaya çıkması için çok verimli bir zemin. Böyle bir durumda,
herhangi bir yanlış adım, sabırsızlık, her kelimenin 'ağırlığını' anlama
eksikliği, sadece iki ayrı ülkeyi değil, tüm dünyayı en zor sorunların
uçurumuna sürükleyebilir ve doğrudan askeri çatışma tehdidiyle karşı karşıya
bırakabilir.
Benzer durumlar ortak tarihimizde daha önce de yaşanmıştı. Gerçi o zamanlar
şimdikinden biraz farklı, olay mahali de Karayiplerdi, ama her iki durumun
mahiyetleri birbirine çok benziyor.
O dönemde, **ABD’nin dış politikası** , ülkemizi buna uygun biçimde hareket
etmeye zorluyordu. ABD’nin 1950’lerin sonlarında ve 1960’ların başlarında
**Türkiye, Güney Vietnam ve Lübnan’a Amerikan füzelerinin yerleştirilmesi** ,
Küba’da devrime yol açan garip politikalar ve ardından **Özgürlük Adası
üzerindeki kontrolü** geri kazanma girişimleri ve diğer birçok vaka.
Günümüzde de Rusya karşıtı yaptırımlar, Rusya’yı taciz kampanyası, ABD’nin
komşularımıza yönelik politikası, **NATO’nun sınırlarımıza dayanması** , Kuzey
Akım-2’ye karşı mücadele, ülkemizin Kuzey Deniz Yolu projesini hayata
geçirmesiyle ilgili endişeler, Ukrayna sorunu ve birçok başka sorun. Bu
politikanın her gün yeni örnekleri ortaya çıkıyor.
## 'Rusya tehditler açısından her zaman ABD'nin gerisinde kaldı'
Geçmişte Sovyetler Birliği gibi günümüzde Rusya da tehditler düzeyi açısından
her zaman ABD’nin gerisinde kalmıştı.
1960’lı yılların başlarında, **Sovyetler Birliği’nin Amerikalılara yanıtı** ,
Küba’ya stratejik saldırı silahı yerleştirmesi olmuştu. Bilindiği gibi ABD,
gerilimi daha da tırmandırmayı seçti ve bölgeye çok sayıda savaş gemisi
çekerek adayı ablukaya aldı ve hatta tam anlamıyla taarruza hazırlandı. Buna,
**Küba Füze Krizi** adı verildi. Bu krizin iki önemli hususu var.
İlki. Uzun vadeli yanıt. Bu, sadece ABD kıyıları yakınlarında düşman füzelerin
ortaya çıkması değildi. Her şeyden önce bu bir güç gösterişiydi ve daha da
önemlisi Batı’nın, ülkemizin kısa süre içinde dünyanın herhangi bir noktasında
askeri üs kurmak için sahip olduğu altyapısal imkanlarının farkına varmasıydı.
İkincisi, 'Savaşa beş dakika mesafede olan' durum, iki süper gücün,
serinkanlılık koruyan ve uzlaşmanın 'bilgeliğini' kabul eden ve buna boyun
eğen ve dolayısıyla tavizlere hazır olan liderleri tarafından kurtarıldı.
Liderlerin doğrudan görüştüğü anlar da oldu, görüşmediği anlar da oldu ama her
halükarda Sovyetler Birliği ve ABD arasında, tehdit ve ültimatom dilinin
kullanılmadığı eşit haklara dayanan bir diyalog vardı.
Küba Füze Krizi çözüme kavuşturulduktan sonra, 20. yüzyıl boyunca iki ülkenin
savaşa bu kadar yakın olduğu hiçbir durum oluşmamıştı. Çünkü her iki ülke şu
dersi çıkarmıştı: uluslararası sorunları çözme konusundaki işbirliği
karşılıklı cepheleşmeden daha iyi.
Ancak bugün durum biraz farklı. ABD istikrarsız bir dış politikaya girdi. İran
ile nükleer anlaşmadan çıkmaları. Açık Semalar Anlaşması ve bazı diğer
anlaşmalardan çekilmeleri. Şimdi de yeni başkanın söylemi.
Yeni stratejik gerçeklik – **Washingtonun dış politikasındaki istikrarsızlık
–** büyük ölçüde hem iç nedenlerden hem de Batı dünyasının lideri olarak
ABD’nin otoritesinin zayıflamasından kaynaklanıyor.
Amerikan yönetiminin yeni taktiği, bir yandan diyalog ihtiyacına işaret etmek,
diğer yandan da baskıyı artırmak. Bunun sebebi, Demokratların seçim öncesi
vaatlerinin yerine getirmesi de olabilir, yeni ekip içinde bir rota geliştirme
ve karar alma konusunda fikir birliği eksikliği de olabilir, ABD’nin
‘misyonerliği’ de olabilir. _“Biz her zaman haklıyız, siz bizi
dinlemelisiniz”_ Partnerler ve karşıtlar bu politikayı hak olarak kabul
etmeli, üstelik aldıkları 'dersten' dolayı müteşekkir olmalı.
İki başkan arasındaki telefon görüşmesi sırasında diyalog çağrısını duyduk.
Akabinde sert söylem başladı, Rusya’ya karşı yeni yaptırım kararları alındı,
diplomatlar sınır dışı edildi, Rus tehdidiyle ilgili emir imzalandı.
Ukrayna’nın doğusunda yapay olarak kötüleşen ihtilaf, **ABD yönetiminin
militarist açıklamaları** , bölgemize askeri teçhizat sevkiyatı da buna
eklenmeli. Sözün kısası, durumun kötüleşmesi.
Sovyetler Birliği’nin ABD tarafından, şüphesiz dikkate alınması gereken, eşit
haklara sahip bir rakip olarak algılandığı açık. Bu hem tarafların askeri ve
siyasi eşitliğinden, ki bu eşitliği korumak için uluslararası örgütler sistemi
kurulmuştu, hem de NATO ve Varşova Paktı gibi iki askeri bloğun varlığından
kaynaklanıyordu.
### 'ABD eşit diyaloğun ne olduğunu unuttu'
Ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından eşitlik bir süre ortadan
kalkmış oldu. 15 yıl boyunca, başka hiçbir ülkenin kıyaslanabilir bir güce
sahip olmamasının ötesinde böyle bir gücü elinde bulundurma hakkına sahip
olmadığı koordinat sisteminde geçiren ABD açıkçası **eşit diyalogun ne
olduğunu unutmuş oldu**.
Dünya hükümdarı ve kolektif Batı’nın koruyucusu konumunu geri kazanma, paralel
olarak da kendi kendini buna ikna etme çabası içinde olan yeni ABD idaresi,
onlarla karşılaştırılabilir altyapı imkanlarına, askeri ve politik potansiyele
sahip başka bir ülkenin olabileceğini kabul etmeye cesareti yok. Misal Çin ve
Rusya.
Gündemdeki soru: Mevcut ABD yönetimi, 1960’lı yıllarında **Küba Füze
Krizi’nde** iki ülke liderlerinin vardığı 'uzlaşma bilgeliğine' ulaşabilecek
mi?
Peki gerilim son safhaya geldiği bu durumda, sorunları çözmeye neler yardımcı
olacak?
Bu noktada 3 önemli husus var.
Öncelikle, 'hayati önemdeki kararın' bedelinin farkına varmak. **Zaferin yol
açtığı hasar** , kazananın geleceği ile ilgili soru işaretleri yaratacak kadar
büyükse bu bir zafer değil.
İkincisi, doğrudan iletişim. Bu sadece telefon açmak değil, açık açık konuşma
ve daha da önemlisi muhatabı duyma, mantığını ve argümanlarını anlamak.
Üçüncüsü ve en önemlisi. Sadece tavizlerin zaruret ve mümkün olduğunu anlamak
değil, aynı zamanda bu t **avizlerde bulunmaya hazır olmak**. Diyalogu
imkansız yapan ültimatom ve edepsizlik dilinden vazgeçmeye hazır olmak.
Tam da bu sebeple, _“Rusya bedelini ödeyecek”_ gibi basit sözlerden oluşan
söylem, çok **Amerikan tarzı gibi** kulağa geliyor olsa da çıkmaza sürüklüyor.
Bu tünelden çıkış yok. Bu mantra kimsenin aydınlanmasına yol açmaz.
Yazıda ifade edilen görüş ve düşünceler, Sputnik'in görüşlerini
yansıtmayabilir.