Özet (TL;DR) @ 2019-04-08T11:11:58.000Z: Eski Hürriyet Gazetesi Okur Temsilcisi Faruk Bildirici ayrılık sürecini anlattı. Kendisine “Bundan sonra Hürriyet’i eleştiren yazılar yazma. Sadece genel medya yazıları yaz" dendiğini belirten…



Eski Hurriyet Gazetesi Okur Temsilcisi Faruk Bildirici ayrılık surecini anlattı. Kendisine "Bundan sonra Hurriyet'i eleştiren yazılar yazma. Sadece genel medya yazıları yaz" dendiğini belirten Bildirici, "Ben de bunu kabul edemeyeceğim karşılığını verdim" ifadesini kullandı.

Eski Hurriyet Gazetesi Okur Temsilcisi Faruk Bildirici, NewsLab'tan Elif Şahin Hamidi'ye konuştu.

"İlk olarak Hurriyet'teki ombudsmanlık gorevinizden ayrılmanızla ilgili detayları oğrenebilir miyiz?" sorusuna Bildirici, şu yanıtı verdi:

"Demiroren Grubu'nun Doğan Medya'yı satın almasının ardından bu grupla uzun sure devam edemeyeceğimin farkındaydım. O gunden itibaren 27 yıldır çalıştığım gazetemden kopmaya ve yavaş yavaş odamı toplamaya başladım. Daha once izlediğim çizgiden taviz vermeden yazmaya da devam ettim. Kasım ve aralık aylarında sonradan kişisel web sitemde de yayınladığım uç ayrı yazım kullanılmadı. Bunun sonucu olarak 15 Aralık'ta İstanbul'a çağrıldım. "Bundan sonra Hurriyet'i eleştiren yazılar yazma. Sadece genel medya yazıları yaz" denildi. Ben de bunu kabul edemeyeceğim karşılığını verdim.

Okur Temsilcisi (Ombudsman) olarak benim gorevim gazetemi eleştirmek, hatalardan gazetem ve gazetecilik için artı değer uretmek, bu yolla okur ile gazetenin guven ilişkisini guçlendirmek. Eleştirmeyen yazılar yazmak gorevimi yapmamak demekti. 39 yıllık bir gazeteci olarak bugune değin izlediğim çizgiye ihanet edemezdim. Bunları soyledim. Israr ettiler, 'Okur temsilciliğini bırak, koşe yazıları yaz' dediler. Ben de 'O zaman da 'şunu yazma, bunu yazma' diyeceksiniz. Siz en iyisi beni atın, siz de rahat edin ben de' karşılığını verdim.

Ben ertesi gun Ankara'ya donduğumde veda yazımı yazıp beklemeye başladım. Ama hemen atmadılar. Mart ayı başına kadar beklediler. 'Polis tacizi' başlıklı yazımdan sonra arayıp 'Okur Temsilcisi koşesinin kaldırılmasına ve benimle de yolların ayrılmasına karar verildiğini' bildirdiler. Veda yazısı yayımlama isteğimi kabul ettiler. Boylece Hurriyet ve ombudsmanlık donemim kapanmış oldu."

Hamidi'nin sohbetin devamında yonelttiği sorular ve Bildirici'nin bunlara verdiği yanıtlar şoyle:

- 9 Nisan 2010 'da bu gorevi devralmıştınız. "Gunahlarımızda Yıkandık/Örneklerle Gazetecilik Meslek Etiği" isimli son kitabınızda, "Okur Temsilcisi olarak pusulam her zaman gazeteciliğin evrensel etik kuralları oldu" diyorsunuz. Hak gozetmek, insan onurunu korumak, etik ilkelerle hareket etmek ve doğruyu soylemek her devirde olduğu gibi bugun de tehlike arz ediyor sanırım, ne dersiniz?

Kesinlikle evet. Maalesef biz gazeteciler egoları hayli yuksek insanlarız. Hatalarımızın yuzumuze karşı soylenmesinden pek hoşlanmıyoruz. Ama gazetecilik şeffaf yapılması gereken bir meslek ve hatalarımız zaten milyonların gozunun onunde sergileniyor. O nedenle hata yaptığımızda açıkça duzeltmemiz, ozur dilememiz ve bir daha tekrarlamamak için onlem almamız gerekli.

Benim yapmaya çalıştığım buna aracılık etmek, yuksek kaliteli ve evrensel gazetecilik değerlerine uygun gazetecilik yapılmasına katkıda bulunmaktı. Fakat engellerle karşılaştım. Birinci engel, gazete sahipliğinin evrensel gazetecilik ilkelerine uymak konusundaki isteksizliğiydi. Ki bu, Doğan Grubu zamanında da boyleydi.

- Kitapta, editoryal kadroyla ili şkilerde zorluklar olduğundan ve gazetedeki yanlışları açıklama, eleştiri yoneltme, etik ihlalleri denetleme misyonunuzun kabullenilmesinin zaman aldığından bahsediyorsunuz. Yaşadığınız zorluklardan ve bu zorlukların ustesinden nasıl geldiğinizden bahseder misiniz?

Aslında Okur Temsilciliği denilince benden beklenen okur ile gazete arasında hep denge gozeten, çoğunlukla gazeteyi ve gazetecileri haklı çıkaran, daha çok bir Halkla İlişkiler gorevlisi gibi çalışan biri olmamdı. Ben boyle davranmayıp, doğruya doğru, haksıza haksız demeye ve ağırlıklı olarak gazeteyi eleştirmeye başlayınca tahammulsuzlukler ortaya çıktı. Kimi meslektaşlarım bu tavrımı hazmedemedi. Zaman zaman gerginlikler de yaşadım. Ama her seferinde sertleşmemeye, kavga ortamı yaratmamaya dikkat ettim.

Bazen uzerime gelindiğinde derin bir nefes alıp geri çekildim, biraz bekledim karşı tarafın da sakinleşmesini. Ondan sonra yeniden uzerine gittim konunun. Zamanla sanırım tavrım daha iyi anlaşıldı. Buyuk yazar/kuçuk yazar, yazı işleri muduru/muhabir, bolum şefi/editor, siyaset/dış haberler ya da spor/magazin ayrımı yapmadan her birimi, her arkadaşımı aynı olçekle eleştirdiğim kabul edildi. Adil olmaya, herkese eşit davranmaya ozen gosterdiğim goruldu. Bu, işimi biraz kolaylaştırdı ama maalesef hataların duzeltilmesinde, kaliteli gazetecilik konusunda amaçladığım kadar yol alamadım. Elbette her şeyin benim elimde olmadığını, benim çabama bağlı olmadığını biliyorum ama yine de bu duruma uzuluyorum.

Zaten gazeteden koparılmak değil, yanlışları ve gazetecilik ilkelerini çiğnemeyi alışkanlık edinenlerin, bunu doğal hakları gorenlerin hala el ustunde tutuluyor olmasını gormek, asıl kahreden…

- Sendikal hak aray ışına giren basın çalışanlarının kapı onune konulduğu, sarı basın kartına sağlanan olanakların kaldırıldığı ve basın kartlarının gazetecilerin ellerinden alındığı bir ulkede yaşıyoruz. Bugun gazeteciler kendi hakları için neler yapabilirler?

Gazetecilik, sessizlerin sesidir, mağdurların savunucusu, kamu yararının bekçisidir deriz. Ama bugun geldiğimiz noktada maalesef gazeteciler bırakın başkalarının hakkını hukukunu savunmayı, kendi haklarını bile koruyamaz haldeler. Gazeteciliğin ve medyanın içinde bulunduğu durum, tekelleşme, medyanın sahiplik yapısı, Turkiye'de demokrasi ve hukukun geldiği noktayı bir kenarda bırakırsak, bunun asıl nedeni gazeteciliğin orgutsuz olması. Hem mesleki orgutlenmeler zayıfladı hem de sendikal orgutluluk.

Sanırım ilk yapılması gereken hem meslek kuruluşlarımızı, cemiyetleri guçlendirmek hem de sendikal yapıları yeniden ayağa kaldırmak. Tabii insan hakları ve katıksız demokrasi için mucadeleyi ihmal etmeden. Zira gazetecinin de, gazeteciliğin de oksijeni demokrasidir. Demokrasinin boğulduğu yerde gazetecinin de gazeteciliğin de sıkıntıya girmesi kaçınılmazdır.

- Gazeteci İrfan Aktan, bir yazısında "Biz gazetecilerin en buyuk gucu sorudur. Evet, sadece soru" diyor ve şunları ekleyerek bir soru soruyor: "Fakat tuhaf bir biçimde, hiçbir sorunun sorulmadığı tahakkum ortamının kendisi bir soru işaretine donuşebilir. Bir sure sonra biz gazeteciler, mesleğimizi yapamadığımız için soru soramasak bile, insanlar 'neden' diye soracaklar. Peki o zaman ne yapacaklar?" İnsanlar boyle bir soru sormaya ne zaman gerek duyarlar/cesaret ederler, yani bıçak ne zaman kemiğe dayanır? Bu soru sorulduğunda gazeteciler ne yapacaklar sizce?

Madem bıçaktan ve gazeteciliğin soru sorma işlevinden soz ettiniz, ben de Elias Canetti'den alıntı yapayım. Canetti, "Kitle ve İktidar" kitabında "Soru sormak zora dayalı bir mudahaledir. Bir iktidar aracı olarak kullanıldığında, kurbanın etini kesen bir bıçak gibidir" der. Bunca yıl gazetecilik yapmış, kimi zaman soruların muhataplarını nasıl zor duruma soktuğunu gormuş biri olarak bu tanıma katılmamam mumkun mu?

Bence de soru sormak iktidar sahibi olmaktır. Gazeteci karşısındaki kim olursa olsun ozgurce soru sorabildiği oranda iktidarını kullanabilir. Soru soramıyorsa da iktidarını kaybetmiş demektir. O durumda iktidar karşı tarafa geçer; bugun Turkiye'de olan da --uzuntuyle değil kahrolarak soyluyorum- budur. Gazeteler ve gazeteciler soru sorma yeteneklerini değil, asıl olarak iktidarlarını kaybettiler.