Özet (TL;DR) @ 2019-02-03 08:16:16.418578: Mimarlık tarihçisi ve İstanbul Şehir Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Dekanı Uğur Tanyeli’yle son kitabı ‘Mütereddit Modernler: Dünyada ve Türkiye’de Mimar İdeologlar’dan yola çıkarak güncel…
2019 'da mimarlığımız ne durumda? Mimarlık tarihçisi olarak siz bu donemi nasıl ifade edersiniz? Ba şka mimarlık tarihçileri nasıl bakacak bilmiyorum ama bir kere beni dunyada hiçbir şey şaşırtmıyor. Tarihçi olmak zaten boyle bir şey. Olup biten hiçbir şeyin rastlantı olmadığını duşunuyorum… Benim açımdan hiçbir şey şaşırtıcı olmadığı gibi mimarlık açısından da şaşırtıcı bir durum yok. Bir kere Turkiye'deki yorum eğilimlerine şoyle bir eleştiri getirebilirim: "Turkiye'de yanlış bir mimarlık var, kentleşme var, planlama var" demek bana doğru gelmiyor. Mimarlık, sayısız toplumsal pratikten biri. Başkalarının durumu neyse, mimarlığın durumu da oyle. Onlardan daha vahim değil. Hatta Turkiye ozelinde kurumların kalitesi neyse, estetik tercihlerimiz neyse, dunyaya bakışımız, ozgurluk anlayışımız, insan hakları ve demokrasi konusundaki taleplerimiz neyse, mimarlık alanındaki duzeyimiz de aynı. Çunku mimarlık kendisini diğer alanlardan bağımsız var edemez. Yine de mimarlık daha iyi bile denebilir.
_ Buradan da yak ın tarihli bir tartışmaya atlayalım ; Cumhurba şkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2017'deki 'Şehircilik Şurası'nda yatay mimarlık çağrısı yaptı. Aradan yaklaşık iki yıl geçti, bu çağrının bir karşılığını gorduk mu ya da genel olarak bu çağrı bize neleri anlatıyor?_
Ö ncelikle şunu soyleyeyim: Bu kadar yuksek spekulatif basınç olan bir ulkede alçak mimarlık yapılamaz. Binalar niye yukseliyor? Çunku Turkiye'de arsaya yonelik spekulatif talep çok yuksek. Çunku Turkiye ekonomisinin lokomotif sektoru inşaat. Herkes yatırım amacıyla neredeyse sadece binaya yatırım yapıyor. Boyle olması da bilinçli olarak teşvik ediliyor. Turkiye'de biraz birikiminiz olduğunda o birikiminizi arsa almak, bina almak suretiyle değerlendirirsiniz. Örneğin, hisse senedi almazsınız; gidip bir Rembrandt tablosu almazsınız. Bunun anlamı da çok yuksek bir arsa talebi ve spekulatif basınç demektir. Bu kadar basınç varsa, mesela oturduğumuz bu yerden en yakındaki arsaya bakalım; uzerine iki katlı bina, dort daireli apartman yapabilir misiniz? Yaparsanız, o zaman oradaki arsa değerini dort daireye paylaştıracaksınız demektir. Ortaya mesela 10 milyon dolarlık apartman daireleri çıkar. Ama oraya 16 katlı, her katta iki daireli bir bina yaptığınızda bu meblağ 32'ye bolunecek ve dairenin fiyatı duşecektir. Yani çok basit bir hesap var ortada. Şimdi bu koşullarda alçak yapılaşma Turkiye için bir hayal, mumkun değil. Olamaz, olmadığı şuradan belli: Turkiye'de koyler bile artık apartmanlaştı. Kentler apartmanlaşıyor lafı artık anlamlı değil. Buradan Sakarya'ya doğru gidelim, yol uzerindeki koylere bakalım. Koy evi kaldı mı? Neredeyse yapılanların en hafifi birkaç daireli apartmanlardır. Biraz ilerde Bilecik'e doğru yol alalım; aynı manzara. Boyle bir ulkede alçak yapılaşmayı hayal bile edemezsiniz.
_
_
_ O zaman İstanbul'a odaklanalım; burası çok çok ozel bir kent ve tartışılan mesele neredeyse benim oğrenciliğimden, belki de daha eskiden de vardı: Silueti, Tarihi Yarımada'yı nasıl koruyacağız?_
Bug une kadar koruyamadığımız gibi koruyamayacağız.
_ Ama yine de 60 'lara, 70'lere kadar belli olçulerde korunmuş bir Tarihi Yarımada (ki bu da yanlış bir tanımlama der bazı mimarlık tarihçileri), yapı bloku var. Gokdelenler bir yerlerden fırlıyor ve hatıralarda, zihinlerdeki, eski fotoğraflardaki, gravurlerdeki goruntuler tarih oluyor. Her şeye rağmen korunması gereken bir yer yok mu?_
_Tabii var. Bu yerleri korumak i çin ozel tedbirler alabiliriz. Kamu otoritesi toplumun çıkarları adına bazı yerlerde spekulatif talebi baskılamayı deneyebilir. Bunun araçları var. Bazı yerlerde yukselmeyi ve yeni yapılaşmayı kısıtlayabiliriz. Zaten butun imar planları bunu yaparlar, bazı yerlerde yukselmeyi, değişimi denetlemeye çalışırlar. O bolgedeki spekulatif basıncı uzaklaştırmak için kimi tedbirler alırlar. Ancak Turkiye'de bunu ongorulebilir bir gelecekte yapamayız. Onu yapana kim oy verir? Bu ulkede ekonomi inşaatla, spekulasyonla yuruyor. Kaldı ki, ne yaparsak yapalım, genel olarak butun kentin siluetini koruyalım diyemeyiz. Dunyanın hiçbir yerinde boyle bir uygulama olamaz. Boyle bir kent yok. Londra'yı onumuze alalım: 17. yuzyıldaki resimlerine bakalım, sonra 19. yuzyıl başındakilere, sonra da 20. yuzyıl ortasındakilere, ardından bugunkulere… Tanıyamazsınız. Arada sadece kiliselerin kubbeleri ve kuleleri aynı duruyor, onların haricinde her yer değişmiş ve yukselmiştir. Ahşapken kagirleşmiştir. Bu saptama her yer için yinelenebilir. ABD'yi soylememe gerek bile yok. Turkiye'de de durum boyle… Dolayısıyla sabit bir siluet beklentisi gerçekçi değil. Bazı noktalarda silueti korumak için, kentin onemli bir parçasını sabitleyebilmek için tedbirler alırız, ama butun kentte bunu yaparız demek mumkun değil. _
Peki, bu t ur yaklaşımlar romantik bir refleks mi? Hayatta, pratikte karşılığı olmayan bir şey mi?
B uyuk olçude karşılığı yok. Ayrıca bunun adı 'timsah gozyaşları'. Timsah oldurduğunun ardından ağlarmış. Biz de yiyip yuttuğumuz zavallı adamın ardından ağlar gibi yaparız. Çunku hepimiz bu sozde şikayet ettiğimiz spekulatif ortamdan bir şekilde yararlanırız. Şuradan bir apartman dairesi aldığınızda ya da kiraladığınızda bu duruma katkıda bulunuyorsunuz. Tabii ki "Ben direkt olarak katkıda bulunmuyorum" diyebilirsiniz, ama bir yazlık konut veya kuçuk bir arsa satın almak, bir gecekondu inşa etmek bile durumun parçası yapar sizi. O muteahhitler kime satıyor o evleri, o parselleri, o arsaları?
_ Ya kentin baz ı değerleri? Hafızamızda yerleri sağlam olan, ortak bir kulturun ifadesi mekanlar. Yani Emek Sineması, AKM. İkisi de yerine yenileri yapılacak mantığıyla yıkıldı. Tamam, sonraki kuşaklar açısından bu yerleri bilmedikleri için bir onem arz etmeyebilir ama yok bizim ve onceki kuşaklar için de hatıralardaki yerleri derin ve silinmezdi._
Genel olarak bug unku koşullarda yukselmenin kaçınılmazlığından konuşmak bu anlama gelmiyor: AKM'yi yıkmamız, Emek'i yok etmemiz gerekmiyor… Bunu soylemiyorum. Tam tersine, bu yıkımların çok kotu olduğu konusunda hiçbir tereddudum yok. Emek'in yok edilmesi ve yeniden yapılması konusunda olumsuz bir bakış açım var. Önemsediğimiz değerleri korumak zorundayız, bunları korumadığımız takdirde gelecek kuşaklara, mesela 1950'lerde tasarlanmış adaplı bir tane bina bırakmayacağız. Boyle bir hakkımız yok. Aksine, gelecek kuşaklara borcumuz var. Ankara'da Seyfi Arkan'ın 1930'larda yaptığı İller Bankası yıkıldı. Turkiye'de o donemde yapılmış en onemli modernist binaydı. Ve dunyada da o donemde yapılmış en iyi, en onemli binalar arasına girebilirdi, şayet o yıllarda hakkında yazılıp çizilmiş ve dunyaya adı duyurulmuş olsaydı. Yıktık, yok ettik; buna hakkımız yok. Bu başka bir mesele: Spekulatif basıncın kentte yapacağı değişimi, kabuk değiştirmeyi kabul ederim, ama bu uğurda her binayı futursuzca kurban edemeyiz.
_
Foto ğraflar: Selçuk Şamiloğlu_
Kitab ın ismini açalım, 'Mutereddit Modern'le neyi kastediyorsunuz? Kitabı okuyunca sanki şoyle bir tanıma ulaşıyoruz: Muhafazakar ama modernle de flort ediyor…
Muhafazakar deyince, terimi bugunku Turkiye'deki gibi mutedeyyinle eşanlamlı kullanmıyorsanız, soylediğiniz doğru. Ben farklı bir açıklama yapmayı tercih ederim. Modernite dunyası içinde yaşayan, orada varlık kazanan, onun nimetlerinden yararlanan, ancak tum bunları ezelden beri zaten mevcut imkanlar olarak gorenleri kastediyorum. Bence mutereddit modernler onlar.
Ya kitapta bahsetti ğiniz gibi 'Aydınlanma Çağı'yla ilgileri?
Boyle duşunen muteredditler, sozgelimi rasyonel duşuncenin ezelden beri var olduğuna inanırlar. Madem bugun akılcı duşunerek mimarlık yapıyoruz, tum çağlarda ve toplumlarda mimarlık yapanların akılcı duşunduklerine inanırlar. Oysa akılcılık, rasyonalite bir 18. yuzyıl icadı. Onu icat eden mimarlık duşunurleri var. Adlarını biliyoruz. Onun oncesinde de mimarlık yaparken insanlar tabii ki duşunuyorlardı, ama başka biçimde duşunuyorlardı. Daha iyi veya daha kotu değil, farklı… Akılcılık Aydınlanma Çağı'nın bir urunu. Muteredditler her zaman, her yerde en azından bazılarımızın akılcı olduğunu varsayar. Ya da orneğin, bu çağda işlevsel bir ozenle tasarlıyoruz, strukturel hesaplar yapıyoruz, fakat geçmişte de her zaman oyle mimarlık yapardık diye duşunurler. Hatta geçmişte bugunkunden daha bile akılcılardı, daha ekonomik, depreme karşı daha dayanıklı binalar yaparlar, daha iyi hesaplarlardı gibi iddialar one surerler. Bunun bugunku Turkiye'de çok orneği var. Eski evlerin daha dayanıklı, daha sağlıklı, daha kullanışlı olduğu soylenir durur. Hayır, bu kavramların hepsi olsa olsa birkaç yuzyıllık, yani tarihsel olçekte yeni meseleler. Mutereddit modern olmak bunu bir biçimde gormezden gelmektir.
**Peki, neden b oyle duşunurler?
Bunun uzun vadede modernliğin getirilerini, donuşturduklerini, sunduğu imkanları ve tabii ki urettiği kaotik ortamı olağanlaştırmaya yaradığını soyleyebilirim. Modernlik ve urettiği değişimler, bu sayede zaten eskiden beri bildiğimiz, yaşadığımız, bize ait şeyler olarak takdim edilirler. Boyle duşunerek moderniteden uzaklaşmak bir yana, modernite içselleştirilir. Kolay kabul gorur. "O yeniliklerin hepsi de zaten yabancımız değil" deme imkanımız doğar. "Atalarımız da boyle duşunurdu" diyerek onların yabancılığını gideririz. Toplumların çoğu zaman buna ihtiyacı vardır, çunku modernlik aslında çok travmatik ve radikal değişimler uretir. Bir anlamda dunyayı altust eder. Mutereddit modernlik bu kaotik durumla baş etme şansı verir. "Her zaman hep boyle duşunuyormuşuz" diyerek iç ferahlatmayı sağlar.
**Bizden Sedad Hakk ı Bey girmiş kitaba. Benzer şekilde 'Mutereddit Modern' olarak tanımlanacak diğer mimarlarımız kimler?
Turgut Cansever'i en başta sayabilirim. Onun mutereddit modernler arasında çok onemli bir yeri var. Bu kitapta yer almayışının nedeni, onun hakkında daha once kapsamlı bir kitap ve çok sayıda yazı yazmış olmamdan kaynaklanıyor. Ancak ondan çok farklı siyasal tercihleri olan, orneğin Cengiz Bektaş'ın da muteredditler kervanına yerleştirilmesi pekala mumkun. O da modern dunyada ortaya çıkmış sayısız duşunce ve yaklaşımı geleneksel Turk ya da Osmanlı klasik mimarlığında vardı diye anlatır.
*_*Bu kitapta pop uler kultur açısından bilinirlik boyutunda en çok Sedad Hakkı Eldem'in ismine ve yaptıklarına vakıfız. Eldem'e ilişkin çok ilginç tespitleriniz var: "Ömru boyunca Turk olarak tanımlamak istediği bir mimarlık uretmekle uğraştı, onun ideolojik ve tasarımsal inşaatıyla uğraştı. Bir İngiliz burjuvasının hiç yadırgamayacağı bir evde yaşadı, ama Turk evinin erdemlerini, guzelliğini anlattı. Ve bir gun bile bir Turk evinde barınmadı. O Turk mimarlığındaki en yerli yabancı ya da en yabancı yerliydi" diyorsunuz ve ekliyorsunuz: "Kısacası yurtsuzdu ya da yurdu kendisiydi." Bu ifadeleri biraz açabilir misiniz? _
' _Yurtsuz ' olmasından kastım tek bir kulture ait olmadığının altını çizmekti. Hepimiz kendimizi tek bir kulture ait hissederiz ama oyle değilizdir. Sedad Hakkı ozelinde ise mesela once Almanca ve Fransızca konuşmayı oğrenmişti, Turkçeyle daha sonra tanıştı. Bir diplomatın çocuğuydu. Davranışları ve tercihleriyle yuksek duzeyde bir Alman ya da İngiliz burjuvası gibiydi. Öyle bir evde oturuyor, oyle yaşıyor, ama Turk evinin erdemlerinden soz ediyordu. Ben butun bu çelişkilere onu hırpalamak, yargılamak amacıyla işaret etmedim. Tam aksine, bu hem yerli hem yabancı olma hali çok onemli. Bizi ilginç ve verimli kılan çelişkilerimizdir. Sedad Hakkı'yı da çelişkileri ilginç ve farklı kılardı. O zamana kadar soylenmiş olmayan sozleri, yapılmamış işleri uretebilmek için o çelişkiler bir imkan tanımlar. Sandığımız gibi kendi coğrafyamıza ve kulturel ortamımıza gomuk yaşasaydık, o gune kadar yapılanlardan farklı ve taze bir şey ortaya koyamazdık. Biliyoruz ki, artık kimi sosyal bilimciler 'oz ve saf kultur' diye bir şey olmadığını anlatıyor. Sedad Hakkı Bey tam da bunu ornekler. Butun muteredditlerin ve aslında hepimizin yaşadığı çelişkileri o da yaşadı. Ama mesela Charles Correa da boyleydi. Adı İngilizce, soyadı Portekizceydi; Hindu toplumunda yetişmiş bir Katolikti, ABD'de mimarlık oğrenimi gordu ve Hint kulturune ait bir mimarlık yapma amacındaydı. Schmitthenner Alman evinden, mimarlığından konuşuyordu ve doğum yeri bugun Fransa topraklarında. Orada yaşayanlar kendilerine bugun Alman demiyor, ama Almanca adlar taşıyorlar. Muteredditleri de bu yurtsuzlukları ilginç ve savlarını da kulak kabartmaya değer kılıyor. _
___Kitaptaki be ş mimardan geride bıraktığı yapıtların çokluğu açısından en uretkeni Sedad Hakkı mı? _
Correa ve Sedad Hakk ı diğerlerine gore on plana çıkıyor. Çunku ikisi de buyuk olçekli ve çok sayıda yapıya imza attı. Schmitthenner ve Fathy omurleri boyunca daha çok ev diyebileceğiz boyutta binalar tasarladılar. Pikionis'in tum urun listesi yarım sayfa tutmaz. En onemli eseri de bir park.
___Ama Bat ı'da da en çok tanınan Hassan Fathy sanırım..._
_Ç unku egzotik bulundu. Aslında Schmitthenner ne kadar egzotikse o da o kadar egzotikti, ama Amerika'dan ya da Avrupa'dan bakıldığında Mısırlı olunca egzotik gorunuyor. Pikionis'in unuyse son onyıllarda surekli tırmanıyor. _
___Eldem 'in 'Turk evi'ne takıntısına karşın urettikleri yalı, luks yapılar vs. Bu durumu nasıl açıklamak lazım, o yapıların plan anlamında 'Turk evi'nin turevleri olduğunu mu duşunuyordu?_
B uyuk olçude oyle duşunuyordu. Çıkmalarının, çatılarının, genelde gorunuşlerinin Turk olduğu kanısındaydı. Ama biçimlenmede tercih muşterilerden de kaynaklanıyordu. Ondan yapı talep edenlerin biçim tercihleri de belli ki etkili oluyordu. Onlar mutevazı Anadolu koy evleri yaptırtmak istemiyorlardı. Yalılar, konforlu konutlar talep ediyorlardı. Sozgelimi hiçbir zaman ona Anadolu'nun derinliklerinde bir yerde mutevazı bir apartman projesi tasarlama teklifi yapılmadı ki.
___Schmitthenner i çin Paul Bonatz'la birlikte Almanya'nın o donemki en onemli iki mimarından biri diyorsunuz ki, Bonatz Nazi zulmunden kaçıp Turkiye'ye sığınmıştı. Schmitthenner (kendileri Galatasaray'daki Yapı Kredi Bankası binasını projelendiren kişi aynı zamanda) Goethe'nin milliyetçiliğinden yola çıkarak nihayetinde Nazilerle uzlaşıyor adeta. Mesela Nazizmin mimarı Albert Speer'den daha yetenekli bir mimar mıdır? _
O d onemde de, bugun de her ikisinin de Speer'den daha fazla ciddiye alındığını soyleyebilirim. Speer anıtsal boyutta yapılar yapıyor, ama duşunsel boyutta hiçbir şey ortaya koymamış, Schmitthenner'in kitapları hala Almanya'da yeni baskılar yapar ve mimarlık çevrelerinde bir olçude ilgi gorur.
___Speer ayn ı zamanda bir de savaş suçlusu sonuçta…_
Evet, Hitler 'in 'Muhimmat Bakanı' olmuş, İkinci Dunya Savaşı'nın surdurulmesinde, esir işçi çalıştırmakta vs. hiç tereddut etmemiş. Sicili epey kirli ve Almanya'da hala tartışmalı bir kişilik.
___Sedad Hakk ı'yı tanımlarken "Kuramla hiç ilgilenmiyor ama gorsel becerisi çok guçlu" diyorsunuz. Bu bana çok yetenekli ama 90 dakika boyunca oyunda gorunmeyen lakin sonucu tek hareketle belirleyen yıldız futbolcuların tanımını hatırlattı. Ne dersiniz?_
Valla futbolla pek ilgili de ğilim ama bu saptama hoşuma gitti! Sedad Hakkı Bey bence de boyleydi. Yalnız oyunda gorunmez değildi, hep gorulurdu. Ancak duşunsel etkinliklerde yoktu. Ama gol atmayı hep başardı. Üstelik karizmatikti. Saha kenarında dururken bile karizmatikti. Mimarlığın teorik problemleriyle fazlaca ilgilenmektense, mimarlık yapmak, ağırlıklı olarak pratik alanında kalmak istedi.
___Peki, mimarlar ın çoğu boylesi bir dengede nasıldır?_
_Y uzde 99'u sadece tasarımla ve inşai pratiklerle ilgilenir. Butun dunyada teoriyle ilgilenen mimarlar azınlıktadır. Ama tasarımla teoriyi birlikte goturenler en onemliler olurlar. Le Corbusier, Frank Lloyd Wright, Gropius, daha eskilerden Semper, şimdikilerden Rem Koolhaas gibiler kuramsal alanla yoğun biçimde ilgilendiler. Mesela guncelden ornekleyelim; Frank Gehry, Renzo Piano kuramsal bir şeylerle pek ilgilenmez. _
___Genellikle baz ıları yapar, tarihçiler ya da kuramcılar onları ifade mi eder?_
_Ö ylesi genel durum olarak tanımlanabilir. Ancak kendisini yazarak ifade edenlere de rastlanır. Mesela Le Corbusier surekli kendi tasarımlarını anlatırdı. Duzinelerce kitabı var. Hatta Wright'ın onunla ilgili bir mizahi saptaması vardır: "Şimdi bir yapı yaptı ya, gider hemen kitabını çıkarır." Öyleydi gerçekten de. Şunun için boyle yaptım, gerekçesi şu diye uzun uzun anlatıp durmuştur. Frank Gehry ise orneğin kendisi hakkında bir şey soylemez ama mimarlık tarihçileri, teorisyenler onun hakkında surekli konuşur, yazar. _
*__*Hocam, ihtisas alan ınıza, restorasyon konusuna geliyorum. Turkiye'de restorasyon işi artık bir bela kabul ediliyor. O kadar kotu ornekler var ki yeni bir restorasyon projesi haberi duyurulduğunda ozellikle artık sosyal medyada infial oluyor. Mesela bir-iki hafta once Bozdoğan Kemeri'nin restore edileceğine dair haberler çıktı. Herkes Twitter'da 'Bırakın boyle kalsın, dokunmayın" şeklinde itiraz çığlıklarına soyundu. Oysa ben oğrenciliğimden de biliyorum, sizin de o zamanlar içinde yer aldığınız İTÜ Mimarlık Fakultesi'nde son derece buyuk bir birikime sahip bir restorasyon kursusu vardı, ki diğer universitelerde de durum iyiydi. İşinin ehli uzmanlar, restorator mimarlar vs. her şey var ama restorasyonlar kotu. Neden?
Birincisi, çok acelemiz var. Turkiye'de restorasyon hemen yapılması gereken bir şey. Dolayısıyla burada restoratorlerin kabahati var asla demem, en son sorumluluk onlara duşuyor. Tarihsel yapının restorasyonu o kadar uzun bir sureç ki Turkiye'de boyle bir şans yok. İtalya'da bir yapıyı restore etmeye başlarlar, etrafını kapatırlar, orası yıllarca kapalı kalır. Üzerine yazarlar hatta, "2035'e kadar kapalıdır" diye.
___Bizde ise tersi olur, "Bunlar da bir kapadı, hala açmıyorlar, ne zaman bitecek bilinmez' diye soylenilir._
Hatta dahas ı var. Bir cami restorasyonuna bir turlu butun yapıyı katamazsınız çunku bir tarafı kullanılmaya devam edilir. Bu, dunyanın başka yerinde olmaz. Kiliseyi restore ederken içindeki bir bolumu insanlar gelip gitsin, ibadet etsin diye kolay kolay açık tutmazlar. Turkiye'de boyle ilginç bir farklılık da var. Nedeni hakkında birçok şey soylenebilir ama durum boyle. Ama asıl mesele acele etmek. "İki yılda bitsin." Bitmez. Bir kere yuz yıllık yapılar surekli, her an restore edilir. Bir çırpıda yenilenmezler. Hızlı restorasyon kotu restorasyondur. Üstelik, biz bu ulkede tarihsel yapı, restorasyon sonucunda ilk yapıldığı gunku gibi pırıl pırıl olsun isteriz. Yepyeni tarihsel yapılar isteriz. Bu restorasyon değil, bir şaka. Bu, restoratorlerin kabahati de değil. Turkiye'de boyle genel bir eğilim var. Tarihsel olanı gorduğunuzde pırıl pırıl, dun yapılmış gibi olsun isteniyor. Bu, bir tur cilalamak…
___Gelelim modern zamanlarda 16. y uzyıl camisi mimarlığındaki ısrarımıza. Bu aslında eski bir konu, kokleri 'rahmetli' Vedat Dalokay'ın yaptığı Kocatepe Camii projesinin Ankara'da uygulanmayıp İslamabad'da yapılmasına kadar uzuyor. Bir mimarlık tarihçisi olarak bu konuda ne soylersiniz?_
_Evet, 16. y uzyıl cami mimarisi tercih ediliyor ve bugun hala Sinan donemine oykunmek isteniyor. Boyle bir istek ve refleks var. Bir mimarlık tarihçisi olarak bu benim için doğru bir davranış olamaz. Çunku bu, şuna işaret ediyor: "Ben bugunku dunyadaki biçimlerle, bugunku estetik ihtiyaçlarıma gore bir guncel cami yapamıyorum. Dunyaya soyleyecek yeni bir sozum yok." Ama şunu da eklemek zorundayım, birileri boyle yapmak istiyorlarsa buyururlar yaparlar. Bu tercihi duzeltme beklentisi içinde değilim. Ya da bunun duzeltilmesi gereken bir bozukluk olduğu iddiasında değilim, hiçbir zaman da olmadım. Ama onume boyle bir mimarlık problemi gelseydi 16. yuzyıl tarzında yapar mıydım, hiç tereddutsuz yapmazdım. Ama caminin cemaati boyle bir talepte bulunuyorsa, buna soyleyecek sozumuz olamaz. Herkes istediği nitelikte bir mekanda yaşama ozgurluğune sahip olmalıdır. Kimsenin evinin, işyerinin nasıl olduğuna karar vermek hakkına sahip değilsek, sahip olmamalıysak, camisinin de nasıl olacağına karar veremeyiz. Dışarıdan bakarak ahkam kesemeyiz. Ama bir mimarlık tarihi problemi olarak bakıldığında ben bundan dunya çapında anlamlı bir sonuç, mimarlık bağlamında başarılı bir sonuç elde edileceğini duşunmuyorum. Boyle bir bina Turkiye'de yapılmış, Hindistan'da ya da Japonya'da yapılmış fark etmez. Nerede yapılırsa yapılsın, mimarlık dunyası bu tur eskiyi canlandırma çabalarına prim vermez. _
___Peki, Dalokay 'ın modernist tasarımının burada kabul gormeyip Pakistan'da kabul gormesini ve İslamabad'a yapılmasını nasıl açıklıyoruz?_
Ç unku o donemlerde geleneksel tarzdaki yapılar dunya mimarlık konjonkturu içinde kabul gormuyordu. Boylesi modern bir cami, aynı zamanda prestij konusuydu. O zamanki Pakistan yoneticileri boyle bir iyimserlik gostermişler. Bizde ise ozellikle 80'lerden beri 'tarihselcilik' yeniden meşruiyet kazanınca bu refleksin uzantısı olarak geleneksele benzetilmiş tarzda inşa edilmiş camiler kabul goruyor. Ama dunya mimarlık sahnesinde onemseniyor mu, tabii ki onemsenmiyor; bunu rahatlıkla soyleyebilirim. Öngorulebilir bir gelecekte de onemsenmeyecek, bunu soylemek kehanet değil. Öte taraftan bu işin iki cephesi var: Kimsenin mekan talebini denetleme hakkına sahip değiliz. Özgurlukten, demokrasiden bahsediyorsak ozgurluklerin içinde mimari çevre talep etme ozgurluğumuz de olmalıdır. İsteğimiz gibi bir mekanda ibadet etmek, yaşamak, yemek yemek, oğretim yapmak hakkına sahip olmalıyız. Ama bu ozgurluğe her tur yaklaşımla tasarlanmış, her tur mimari için sahip olmalıyız. Sadece bazı turdekiler için değil. Öte yandan da bu durumla çelişen mimarlık dunyasının talepleri var. Mimarlığın kendi bilgi alanının talepleri var ve bu iki ayrı talep cephesi birbirleriyle uzlaşmıyor. Birinde beğenilen şey diğerinde nefret edilen olabiliyor.
___Ama b oyle modern reflekslere sahip binalar, yapılar yaparken halka soruyor muyuz ki?_
Sormuyoruz ama mesela bina yaparken kimsenin sat ın almayacağı alışılmadık bir apartman yapmıyoruz. Üç aşağı beş yukarı nasıl bir şeye talep olduğunu bilirsiniz.
___Peki, Emre Arolat 'ın Sancaklar Camii orneği…_
O caminin yap ılmasını mumkun kılan bir patron vardı. O sayede yapıldı. Başka bir patron olsaydı muhtemelen oyle yapılmayacaktı. Emre Arolat karar vermiyor ki, o oneri getiriyor, bu onerinin hayata geçmesini sağlayan şey de patronun yaklaşımı.
___Bir de i şin siyasal hayatımızla mimarlık arasında ilişkisine bakalım. Neredeyse Adnan Menderes'ten beri sağ iktidarlarla mimarlar arasında, sonraki donemlerde de ozellikle de Mimarlar Odası arasında bir problem var. İktidarlar gerektiğinde eskiyi yıkıp yenisini yapma ya da imar hamleleriyle yola devam etme tercihine yonelmiş, mimarlar ise bir tur fren gorevini ustlenmek, uyarmak rolunu oynamak durumunda kalmış gibi. Politikacılar sağcı ve tanım gereği muhafazakarlar, mimarlar da solcu ama bu konuda muhafaza eden taraf olarak gorunuyorlar. Bu zaman içinde aktorleri değişse de aynı denklem dahilinde suregelen ve yıllara uzanan 'rekabet'e ne dersiniz?_
Ö nce şunu belirteyim; ilerici-tutucu şeklinde tanımlanan yarılmayı ciddiye aldığımı soyleyemem. Çunku dunyanın her yerinde kendini solcu sayıp da muhafazakar olan gruplar, topluluklar, partiler, yoneticiler var. Aksi de var. Dolayısıyla ben bu meselede, bu kadar basit bir denklem kurmazdım. Öte yandan Turkiye'deki Mimarlar Odası'yla iktidarlar arasındaki çekişme halini olumsuz bulmadığımı soylemeliyim. Bu gayet normal bir durum, politika zaten bu çekişmenin ifadesidir. Bir tarafta "İsteriz" diyenler, ote tarafta "İstemeyiz" diyenler. Bir tarafta "Şoyle isteriz" diyenler, ote tarafta "Boyle isteriz" diyenler. Yolumuzu, doğrularımızı boyle bir fikir tartışması içinde bulabiliriz. Amaç diğerini susturmak, baskılamak değilse, bu karşıtlık bence sadece olağan. Sorun başkalarının konuşma, talep ve ifade etme hakkını kısıtladığınız zaman doğar. Turkiye'nin bu alandaki sicilinin parlak olmadığını soylemeliyim.
___Burada şoyle bir durum var, iktidar kanadı "Yaparız" ya da "Yapmayız" dediğinde soylediklerini yerine getirme gucune sahip, diğer kanat ise sadece itiraz ettiğiyle kalıyor._
Mesele bu co ğrafyanın reflekslerinden kaynaklanıyor sanırım. Dunyanın başka yerlerinde bu tur tartışmalar bir uzlaşmayla sonuçlanır. Turkiye'deki problemse şu; burada hiçbir şey uzlaşmayla sonuçlanmıyor. Herkes ufuklara kendi fikirlerini bağırıyor, karşı taraftakini hiçbir zaman dinlemek istemiyor. İktidarlarsa herkese kendi goruşlerini benimsetme hakları olduğuna inanıyor. Sonuçta toplumsal kavgaların, siyasal çekişmelerin bir biçimde uzlaşmayla, en azından kısmi bir uzlaşmayla sonuçlanması mumkun olmuyor. Oysa demokrasi boylesi çatışmaların barışçı yurutulmesi ve sonuçlanabilmesi rejimi demek. Bizde ise uzlaşma kulturu olmadığı için surekli bir huzursuzluk hali ortama egemen oluyor. Turkiye gerçekten de ciddi anlamda huzursuz bir toplum; bunu gormek durumundayız. Bu durum kimseye huzur sağlamıyor, sonuçta "Ben ille de yaparım" diyen isteğini gerçekleştirse bile gerçek anlamda huzur ortamı doğmuyor.
___**_
___Mimarl ık ortamımız kesat değil_
___Hocam, genel sorulara gelelim. T urk mimarlık tarihi hangi yapıtlarsız yazılmazdı? Kısaca sayabilir miyiz? _
B oyle reyting sorularını sevmem. Ancak yine de madem sordunuz, soyleyeyim. Divriği Şifahane ve Camii, Kayseri Huand Hatun, Selçuk'ta İsabey Camii, Fatih'in yaptırdığı ilk Fatih Camii, Suleymaniye, Edirne Eski Cami, Selimiye, Nuruosmaniye, Üskudar Ayazma, Selimiye Kışlası… Daha onlarca sayarım. Ama asıl mesele mimarlık tarihini nasıl yazdığınızdır. Hangi yapıların onemli olduğunun standart bir listesi yok. Surekliliği eksen alırsanız başka yapıları, değişimi eksen alırsanız başkalarını on plana alırsınız. Örneğin ben bir geç 16. yuzyıl yapısı olan Anavarin ve bir Fatih donemi yapısı olan Kilitbahir Kaleleri'ne başrollerden ikisini veririm. Başkaları aynı şeyi yapmayabilirler.
_
Sancaklar Camii_
___Ya modernler?_
_İ ller Bankası, yıkılsa da o 20. yuzyıl mimarlığının en onemli binalarından biri olarak tarihteki yerini alacak. AKM, Sedad Bey'in İstanbul Fen ve Edebiyat Fakulteleri, Anıtkabir, Arolat'ın Sancaklar Camii, Han Tumertekin'in Assos'ta yaptığı iki ev, Manifaturacılar Çarşısı, Cansever'in bazı yapıları vs. Ancak burada da onceki sorunuza verdiğim yanıtı vereceğim: Tarihsel onem sıralaması hangi olçutleri kullandığınıza gore değişir. _
___Ş imdiki zamandan parlak bulduğunuz mimarlar kimler?_
Emre Arolat 'ı onemserim, Han Tumertekin'i onemserim. Erginoğlu-Çalışlar ikilisi, Mehmet Kutukçuoğlu-Ertuğ Uçar genç kuşaktan onemsediğim adlar. Nevzat Sayın mesela. Norm Mimarlık… Daha çok ad sayarım. Kimsenin hakkını yemeyeyim. Mimarlık ortamı kesat değil yani. Bir hayli yol kat ettiğimizi soyleyebilirim. 70'li, 80'li yıllara gore mimarlık dunyamızın çok daha canlı ve evrensel anlamda verimli olduğu duşuncesindeyim.
_
Manifaturac ılar Çarşısı (IMC)_
___Bu durumda bireysel yetenekler var ama genel bir çizgide bir armoniden yoksun muyuz?_
Modern d unyada zaten armoni yok ve uretilemez. Kentsel uyum, geçmişin dunyasına ait. Nasıl ki insanlar arasında uyum yoksa her birimiz ayrı fikirlerdeysek, farklı giyiniyor, farklı duşunuyorsak, farklı inançlardaysak, binalarımız da oyle. Fikir birliği çağı bir daha geri gelmemek uzere kapandı. Modern dunya tam da buna deniyor. Bu farklılıklarla birlikte yaşamaya alışmak ve farklılıkların demokratik bir toplumun olağan ozelliği olduğunu fark etmektir modernlik. Umarım, bir gun gelip biz Turkler de bu gerçeğe ikna olmayı başarırız.
_
B2 Evi_
___Peki, bu bir t ur kaotizme yol açmıyor mu?_
Tabii ki, modern d unya zaten kaotik bir ortamdır. Onun içinde kuçuk uyum adaları inşa etmeye çalışırız. Bunu hem mimari hem de toplumsal anlamda soyluyorum.
**
Say ısız mutereddit var, ben yalnızca bir seçme yaptım
Kitapta yer alan be ş mimarı; Paul Schmitthenner, Dimitris Pikionis, Hassan Fathy, Sedad Hakkı Eldem ve Charles Correa'yı hangi kriterlere gore seçtiniz?
Mutereddit modernliğin dunya genelindeki yaygınlığını biraz olsun anlatabilmek için farklı coğrafyalardan mimarları seçtim. Sadece yoksullara veya Doğululara ozgu bir mesele değil bu. Schmitthenner bir Alman. Yani Avrupa'nın en gelişmiş ulkelerinden birinin yurttaşı. Pikionis Yunanlı, Avrupa'nın çeperindeki yoksulca bir ulkeden. Fathy Mısırlı ve epey yoksul bir İslam ulkesinde yaşamış, çalışmış. Eldem Turk. Correa, Katolik bir Hintli. Kuşkusuz muteredditler bu sıraladıklarımdan ibaret değil. Sayısız mutereddit var. Ben yalnızca bir seçme yaptım. Daha onemli muteredditler de var. İngiltere'de bir zamanlar Lutyens çok onemli bir muteredditti. Ancak daha onemli mesele şu: Zaman zaman ve kimi durumlarda hepimiz mutereddit modern olarak duşunuruz. İlle de mutereddit modern diye etiketlenmemiz gerekmez. Örneğin, "Dunya her zaman boyleydi, hep boyle duygulanırdık, hep boyle akıl yuruturduk" diye sık sık konuşuruz. Çoğunlukla hep oyleydi sandıklarımız dun denebilecek kadar yakın bir donemde oğrendiklerimizdir.
_ Yerine yapaca ğımız bina dunya şaheseri olsa bile o yıkımı haklı gosteremez_
_ AKM ozeline girersek akıbeti hakkında ne dersiniz?_
1930 'lardan başlayıp 1960'ların sonuna kadar uzanan bir sureçte yapıldı. Dunyaca unlu Auguste Perret'den başlayarak Hayati Tabanlıoğlu'na kadar pek çok mimarın emeği geçti. O yapılana kadar o boyutta ve kapsamda onemli bir gosteri binamız yoktu. AKM bu bağlamda çok onemliydi. "Bunun yerine daha iyisini yaparız" diyerek yıkmak geçerli bir gerekçe olamaz. "Biz bunun daha iyisini yapıyoruz" derseniz, yeryuzunde hiçbir bina korunamaz. Zaten bu çağdaki olanaklarla tabii ki dahi iyisini, daha buyuğunu yaparsınız. Bundan kolay ne var ki? Suleymaniye'nin dort katı buyukluğunde bir cami yapmak iş değil ki. Betonarmeyi kullanmak suretiyle yaparsınız elbet, ama Suleymaniye'yi 16. yuzyılda oyle yapmak marifetti. Bugun değil. Onu korumak onemlidir. Suleymaniye'yi korumak ne kadar onemliyse AKM'yi de korumak onemlidir. Yıkarak yazık ettiğimizi soyleyebilirim. Yerine yapacağımız bina dunya şaheseri olsa bile o yıkımı haklı gosteremez, çunku yerine bir daha konamayacak bir şeyi kaybettik. Benzer şekilde 1930'larda Seyfi Arkan'ın yaptığı İller Bankası'nı yok ettik. Artık "O yıllarda bu kadar kaliteli bir bina yaptık" diye kimseye anlatma, gosterme şansımız kalmadı. Geçmişin urunlerine boylesine hoyratça yaklaşma hakkımız yok.
Mimarl ık eleştirmenine ihtiyaç var tabii ki…
_ ' Mutereddit Modernler'in son sayfasında şoyle bir goruşunuz var: "Mimarlık meselelerini konuşmak dunyanın her yerinde akademyanın sınırlarına hapsolur. Bunun anlamı mimarlığı mimarlığa hapsetmektir" diyorsunuz. Bu hapis hayatından nasıl kurtulmak mumkun? Mesela populer mecralara (gazetelere) bizim yaptığımız turden soyleşilerle mi? Espri yapıyorum elbet ama bu da bir yol sanırım._
Evet, olabilir. Geli şmiş ulkelere baktığımızda kimi gazetelerin sinema, tiyatro, kitap, yemek, spor eleştirmeni (yazarı) gibi 'mimarlık eleştirmeni' de olduğunu goruyoruz. Mesela ben uzun yıllar The New York Times'ın unlu mimarlık eleştirmeni Ada Louise Huxtable'a yazı yazdırdığını biliyorum. Mimarların çok onemli kesiminden daha unluydu. Ciddiye alınırdı.
_ Peki, siz burada b oyle kimliği de ustlenmez misiniz?_
Bu ayr ı bir disiplin istiyor. Her hafta yazı yazmak yorucu bir iş ve başka bir profesyonelliğin ifadesi.
_ Asl ında o kadar çok konu ve mesele var ki, her hafta yeni bir malzeme bulunur gibime geliyor. _
Evet, do ğru, en azından bu ulkede konu sıkıntısı çekilmez…

Yorumlar
Yorum için giriş yap veya kaydol.
Henüz yorum yok — ilk sen yaz.