Özet (TL;DR) @ 2019-01-26 08:19:34.706035: Çalışma arkadaşımız, gazeteci Ali Tufan Koç dört yıl önce kendine yeni bir yol çizmeye karar verdi ve ABD’ye yerleşti. Bir süre New York Üniversitesi’nde dersler aldıktan sonra bir içerik ajansı…
New York metrosu, senin i çin bir gunluk hayat mekanı olmaktan çıkıp nasıl bir kitap konusu haline geldi?- Sende olmayanı ya da azlığından yakındığını bir yana bırakıp, "Elimde ne var ve bunlarla neler yapabilirim" dediğinde tuhaf bir donuşum başlıyor. Dikkati o an gorebildiklerime ve sahip olduklarıma vermeye başladım. Surekli uzağa, ileriye bakmaktan kaskatı kesilmiş başımı, goruş mesafeme çevirdim. Bambaşka hikayeler gormeye başladım. New York metrosunun bir kitap konusu haline donuşmesi de bu durumun bir sonucu oldu.
Nas ıldır bu metro? İstanbul'unkinden, diğer metropollerinkinden farklı mıdır yarattığı his açısından?
- Bir farkı olmadığını aralarda İstanbul'a geldikçe, bizim metroda vakit geçirdikçe daha iyi anladım. Kitapla ilgili sohbet ederken, "New York metrosu ne kadar değişiktir tabii. Bir de bizimkisine bak" cumlelerine denk gelmeye başladım. Karşılaştırmalı şehir/kultur edebiyatı yapıp, "Bu işler Amerika'da oyle mi hiç!" demeyi biraz manasız buluyorum. 'Goz' meselesi... Her şeye rağmen bakmayı ve gormeyi bilene hala eşi benzeri olmayan renkler, sesler ve yuzler gosteren bir şehir İstanbul. New York, yanında 'bebe' kalır.
Bu kitapla i çimdeki *her sesi ayd ınlığa çıkardım*
Gununun ne kadarı metroda geçiriyor?- Evim Brooklyn'de, gunluk
rutinlerimse ağırlıklı olarak Manhattan tarafında. Ortalama en az bir saatim
metroda geçiyor. New York metrosu, 'dunyadan' bir kesit gibi. Hangi şehirde,
ulkede, zaman diliminde olduğunu unutuyor insan. Başlı başına bir
cumhuriyet...
Kitaptaki iki karakter 24 saatlerini metroda ge çirmek uzere sozleşiyor. Bu sure içinde birbirlerine rastlayıp rastlamayacakları meçhul... Sen bu kadar romantik biri miydin? Nereden çıktı boyle aşk oyunları uzerine yazmak?
- İçimiz sandığımızdan daha kalabalık. Buyuyemeyen çocuğundan tut, romantik katiline, hırsızından ayyaşına, hacısından hocasına, sapkınından iyilik meleğine... Bunlardan bazılarının sesini, bazen 'bizi daha çok sevsinler' diye kısıyoruz, bazen başımıza iş çıkaracağını bildiğimiz için goz gore gore olduruyoruz! Kim bilir belki Balık burcu olmanın verdiği kaderdir bu... Ya da zamanında birinin bana, "Ay yazık, ne kadar naifsin" demesiyle ben de, "Hayır, oyle değilim"i ispat etmek adına gozunun yaşına bakmadan karanlığa atmışımdır içimdeki romantiği. Oysa içimizdeki tum sesleri, hisleri, kuçuk organizmaları tek tek tanıyıp, "Seni goruyorum" demeden sağlıklı bir nefes alabilmek mumkun değil. Kitaptaki karakter sayesinde daha once bastırdığım birtakım sesleri ve kimlikleri açığa çıkardım. Rahat bir nefes aldım.
Bir yerde bu kitab ı hayatı tıkanan insanlara kendi adımlarını atabilmesi için cesaret vermek amacıyla yazdığını soyluyorsun. 'Durustluğun insanı eritip yok etmediğinin kanıtı olmak istedim" diyorsun. Nereden doğdu bu durustluk ihtiyacı?
- Kendimi daha akıllı, havalı ya da entelektuel gosterme çabalarım vardı, belki herkes gibi ve herkes kadar. Gunun sonunda aldığım alkış da içimdeki boşluğu doldurmaya yetmiyordu. Çok basit uç soruyla başladı her şey: "Aslında şu an ne duşunuyorum, ne hissediyorum ve ne yapmak istiyorum?" Bunları ısrarla ve sukunet içinde sormaya devam edince er ya da geç gerçek ya da gerçeğe en yakın yanıtı alıyorsun. Ben de boylece kendime soylediğim yalanları yakalamaya başladım. İnsan, kendine ve kendi turune yalan soyleyebilen doğadaki tek canlı turu. O yuzden bu sorgu sual sureçlerinde son derece şefkatle yaklaşmalı kendine insan. İçindeki bir hucre, bu soruyu tehlike olarak algılıyor, arkasından yıkıcı bir değişimin geleceğini biliyor çunku. Ve yok olmama arzusuyla daha buyuk bir dirençle karşılaşabiliyorsun.
Ne çıktı bu sorgu sualden?
- Sorguladıkça değişimi gozlemlemeye başladım: Yazmak istediğin kitap, kullandığın kelime, kurduğun ilişki, seçtiğin eş/sevgili, okuduğun kitap, gittiğin restoran... Her şey değişmeye başlıyor. Bu sureçte guzel okudum, duşundum, yazdım. Budizmden norobilime, Stoacı duşunceden duygusal zeka yaklaşımına her disiplinle 'sıcak ve mesafeli' bir ilişki kurdum. Karar vermekle olmuyor, oturup ders gibi çalışman gerekiyor tum hisleri, fikirleri. Neticede olabildiği kadar sıyrılabildim. Elimden gelenin en iyisini yaptığına kani olunca gonul rahatlığıyla "Şimdilik malzeme bu" diyebiliyor, kendi ellerinle yerleştirdiğin sırtındaki o sopayı yavaşça yerine bırakabiliyorsun.
Ba şkalarına oğut vermenin tatlı bir tarafı var
Kitap bir y onuyle de bir kişisel gelişim kitabı olarak gorulebilir mi?
"Hissettiğini yaşa", "İnsanlardan hiçbir beklentin olmasın", "Kalbe
taşıyamayacağı yukler verme" gibi tavsiyeler veriyorsun...- Tavsiye
demeyelim onlara. Burada bir karakter var. Birtakım fikirleri sorguluyor. Ve
bunları herkesle paylaşma cesareti gosteriyor. En fazla, "Kızım sana
soyluyorum, gelinim sen anla" durumu var. Başkalarına oğut vermenin tatlı bir
tarafı var. Suratındaki o cici ifade çokbilmişliği ve bir işe yaramanın
verdiği egosal yukselmeyi çok guzel ortuyor çunku. Her muhabbette 'guru' bir
laf yumurtlama ihtiyacı istiyoruz. Kafanı nereye çevirsen, bir mantra, motto,
slogan... "Yahu, alt tarafı bir kase salata yiyip uzerine bir fincan çay
içeceğim. Burada da mı bir hayat dersi, mottosu, 'anda kal' merasimi"
diyorsun. Herkesin iyi niyetiyle bir diğerine fayda sağlamak adına guzel
tavsiyelerde bulunması çok hoş. Fakat her yaranın hikayesi başka, merhemi de
başka. Gerçekten iyiliğin dokunsun istiyorsan once kendi yaranı iyileştirmeye
bakabilir ve yapabiliyorsan deneyimlerini en durust halinle paylaşabilirsin.
Bunu da bir 'tavsiye' değil, 'deneyim' olarak paylaşıyorum.
Instagram çağı herkesi 'doğrucu Davut' yaptı
Ç apraz masalarda editorluk yapıyorduk. Sonra sen New York'a gittin. Şimdi
de elimde bu kitap duruyor. Aradaki boşlukları doldursana...
Neden gittin?
- Dort sene oldu... Daha çok okumak, oğrenmek, çalışmak, gormek, yazmak,
arada tokezlemek, biraz surunmek, denemek ve yanılmak istedim. Turkiye'de
akademi, medya ve diğer kreatif alanlar altın çağında olsaydı kesinlikle
kalırdım. Baktım, ne benim fayda sağlayabileceğim ne de bana fayda sağlayacak
sağlıklı bir ortam var, boyle bir karar aldım. New York
Üniversitesi'nde
herkese açık olan gazetecilik derslerine yazıldım once. Hem Turkiye hem
Amerika'da içerik, yazı, kreatif hikaye anlatımı gibi konularda danışmanlık
vermeye başladım. Sumac adında bir dergi kurdum. 'Metropolde Nasıl Yaşamalı';
'Her şeye rağmen hayatı nasıl daha keyifli kılarız' gibi başlıklarda, hem New
York'ta hem İstanbul'da konuşmalar duzenledim. Suyun akmasına izin verdim
kısaca. Gerisi kendiliğinden aktı: Atolye, dergi, kitap...
Amerika 'da, New York'ta hayat nas ıl bugunlerde?- Kimse için kolay
değil. Fazlasıyla kitabına gore yaşamaya alışmış bir toplum. Özellikle
Instagram çağı ve 'like' algoritması maalesef herkesi 'doğrucu Davut' yaptı.
Ödu kopuyor milletin şablona uymamaktan. Oysa sevilmemek dunyanın sonu değil.
Kıskançlık, acı, endişe, duşmanlık gibi olumsuz etiketler yapıştırdığımız
kavramları da en az mutluluk ve haz kadar normalleştirmeli hatta yuceltmeli.
Kimseye zarar vermeden, içinden geldiği kadarıyla kırmalı, dokmeli, yolundan
ve sozunden sapmalı herkes, biraz saçmalamalı ve bunları kendinde hak gormeli
ki biraz insan olduğunu hatırlasın.

Yorumlar
Yorum için giriş yap veya kaydol.
Henüz yorum yok — ilk sen yaz.