Özet (TL;DR) @ 2018-11-25 08:18:48.919015: LATİFE TEKİN’LE YEDİ YIL ARADAN SONRA YAYIMLADIĞI İKİ ROMANI ÜZERİNE...



'Yoksul mahallelerde neredeyse her evin içinde bitik bir erkek
var'

İlk romanı 'Sevgili Arsız Ölum' ile Turkiye edebiyatına yeni bir dil getiren, eserleriyle yoksulun, goçun sesi haline gelen Latife Tekin, yedi yıl aradan sonra birbirini selamlayan iki roman ile karşımızda: 'Suruklenme' ve 'Manves City'. Tekin, "Yuzumu doğaya donmuştum, insanların topluca oteki saydığı varlıklara... Ama yoksulların çığlığı goğe yukselince, bu romanlar benim için kaçınılmaz oldu" diyor.

Yedi y ıl sonra iki kitap birden yayımladınız. 'Manves City' ve 'Suruklenme' birbiriyle konuşan romanlar olmuş. Neden iki kitap birden?

- 'Suruklenme'yi yazmayı hayal ederken kalbime 'Manves City'nin duygusu doldu birden, artık doğrudan yoksullar hakkında yazmadan edebiyat yapamayacağımı hissettim, ikisini gecelerimi gunduzlerimi bolerek aynı sırada yazdım, o nedenle de ikisi birden okura ulaşsın istedim.

Aynı anda iki roman birden kaleme almak, hem pratikte hem de duygusal olarak zorlayıcı değil mi?

- Başta kolay değildi doğrusu, iki ayrı mevzu, iki farklı dil... Ama bu iki kitaptan once yolum çatallanmıştı benim, iki ayrı yazı damarım vardı gerçi, yine de zorlanmadım desem yalan olur. Sonraları birinden yorulunca otekine; heyecanlı, keyifli, oğretici bir sureç... İki kitabımdan da çok şey oğrendim, birbirlerine ayna oldular, biri otekini nasıl yazacağımı soyleyip gostermeye başladı bana.

'Yoksul mahallelerde neredeyse her evin içinde bitik bir erkek
var'

' Maden mi bulacaksın' lafı kaderimiz oldu

Ben once 'Manves City'yi okudum ve tam tersini yapsam daha iyi olurmuş gibi geldi. Siz okurunuza bir sıralama onerir miydiniz?- 'Suruklenme'yi once okumuş olsaydınız, 'Manves City'yle başlasaydım diyecektiniz belki de, oyle soyleyenler oldu çunku. Ben iki kitabı aynı anda yazdığım için aynı anda okuyun demek isterim tabii ki, ama bu konuda fikir belirtmesem daha iyi olacak sanırım, okurların elleri hangisine uzanırsa... Bu iki roman birbirinin devamı değil.

Ö zellikle 'Manves City', 'kureselleşmenin çocuğu' olarak da anılan prekaryanın, yani guvencesiz, goçebe hayatların romanı. Toplumun kırılgan hemen tum kesimleri var içinde: Multeciler, mavi yakalılar, kadınlar, mahkumlar... Hepsi bir biçimiyle kayıt dışı yaşamlar suruyorlar. Siz hep yoksulun, goçun oykusunu anlattınız, sanırım sizin için kaçınılmazdı bu roman.

- Ben goç fırtınasının içinde buyudum, dokuz yaşında İstanbul'a geldim ve aralarında buyuduğum insanların hayallerinin sonuşunu gorup yaşadım. İlk romanlarım buyuk kentte tutunmaya çalışan yoksullar hakkında soylediğiniz gibi. Sonra yuzumu doğaya donmuştum, insanların topluca oteki saydığı varlıklara, ama yoksulların çığlığı goğe yukselince...

'Yoksul mahallelerde neredeyse her evin içinde bitik bir erkek
var'

Ö ykulerin geçtiği coğrafyayı kestirmeye çalıştım okurken. Talan edilen zeytinlikler, tarım arazileri, kirletilen su ve hava, maden sahaları ile Turkiye'nin her yerine ait olabilirler sanırım. - Haklısınız, Turkiye'nin her yerinde tahribat acı bir biçimde hızlanarak surup gidiyor, ne yazık ki toprağın altı ustune getiriliyor. "Maden mi bulacaksın?" diye bir lafımız vardı, milletçe kader lafımız haline geldi, maden aranan ulke! Madeniyiz artık, baş dondurucu bir gurultuyle geri dondurulemez biçimde, hunharca yıkılıyor ortalık, koyluler ayakta, evlerde huzur kalmamış...

Yoksullar ın yukselen çığlığından, çevre tahribatından bahsettik. Bunlara nasıl bir mesafeden tanıklık ediyorsunuz? Yıllardır Bodrum-İstanbul hattında yaşıyorsunuz, her ikisi de hızla donuşen yerler...

- İstanbul değişip donuşurken Gumuşluk'ekaçmıştım, Bodrum'un değişimi buyuk altust oluşa denk geldi. Ülkede kaçacak yer kalmadı, her yer delik deşik. Sakin bir koşe bulup gitseniz bir maden şirketinin bahçenizin dibine ocak açmayacağının garantisi yok. Bence çevre tahribatına hepimiz birinci elden tanıklık ediyoruz.

Makinelerin fabrikalarda insan ın yerini alışına, otomatizasyona da değiniyorsunuz. Buyuk kitlelerin, işini makinelere kaptırma korkusu, sağ populizmin yukselişinin sebeplerinden biri olarak gosteriliyor. Örneğin ABD Başkanı Trump'ın seçilişinde bu kitlelerin etkisi buyuktu. Siz bu konuda ne duşunuyorsunuz?

- Bu durum kapitalizmin çalışanlar uzerine surdurduğu ezeli bir tehdit: Ya benim onerdiğim iş koşullarına razı olursun ya da işsizliğe yani açlığa. Senin işini isteyen milyonlarca işsiz var, diyorlar. Teknolojinin herkesten yana değil, o teknolojiye sahip olanların elinde çalışanlara karşı tehdit aracı oluşu hiç de yeni bir durum değil. Geçmişte bu nedenle buyuk ayaklanmalar olmuştu. Makine kırıcılık diye bir akım doğmuştu çalışanlar arasında. Ama onca mucadele, onca isyan sonucu çalışanların sendikal hareketiyle işveren orgutleri arasında gorece bir uzlaşma oluşmuş gibi gorunse de durum temelde değişmedi. Aynı olguya bugun robotlarla çalışanların rekabeti de yuklendi.

Bu rekabetin gelece ğine dair bir ongorunuz var mı?

- İşsiz milyonlar, milyarlar... Daha çok yoksulluk, açlık, sefalet... Olan olmayana yiyecek ekmek, para verecek, devletler vatandaşlarına para dağıtacak, iş yaratmaya çalışacak, toprak mı verir artık, tohum mu paylaştırır, inek- tavuk mu dağıtır... Luks harcamalar kısılacak, pahalı otomobiller, uçaklar, hayat imkan tanımayacak boyle şeylere, saltanatın sonunu goruyorum geleceğe bakınca. Danışacağım işçi arkadaşlarım var

'Suruklenme', ilk romanınız 'Sevgili Arsız Ölum' ile tanıştığımız edebi dilinize daha yakın bir roman. Bir masal gibi başlıyor. 'Manves City' ise gerçeğin en katı hali gibi. Bu ayrımı bilinçli olarak mı yaptınız?

- 'Sevgili Arsız Ölum'u yazarken ne kadar bilinçliysem şimdi de oyle; ama bilinç nedir bir romancı için? Neyi nasıl anlatacağıdır bence. Her hikaye, tema, konu kendine has yazma araçlarını, uslubunu, dilini de beraber dayatır yazara.

m Kaizen uygulaması, işçilerin fabrika yonetimine yazdığı mektupların gerçekçiliği, kullanılan jargon, içinde olmayanların bilemeyeceği şeyler... Nas ıl başardınız bunu?

- İçinde olan arkadaşlarımla iç içeyim ya, bu benim için yeterli oluyor. Yazmaya başladığımda kahramanlarımla beraber onların yaşadığı dunyanın içinde buluyorum kendimi zaten. Takıldığım, ayrıntısını bilemediğim şeyleri konuşacağım, danışacağım, fikrini soracağım işçi arkadaşlarım var demek istediğim.

İ şçilerin yonetime yazdıkları talep ve şikayet mektuplarının içeriğindeki donuşum dikkatimi çekti. Sanki onlar da giderek robotikleşiyor.

- Üretim araçlarının sistemi, uretime katılan herkesi, ozellikle işçileri etkiliyor. 'Asri Zamanlar'daki Şarlo'nun halini goz onune getirin. Butun bir mesai surecinde bir vidayı sıkmakla meşgul olan bir işçinin mekanikleşmesi halini canlandırır Charlie Chaplin. Bu film yabancılaşmanın en gozle gorulur karikaturuydu ama en acımasızdan yaşanan bir gerçekti de. 19. yuzyıldan bu yana uretim ilişkilerinde yabancılaşma, hemen her toplumsal duşunurun uğraştığı konulardan biri olmuştu. Şimdi robotlar çağına girdiysek bu daha da vahim. Beyinbilimciler duyan, hisseden bir yapay zekanın olanaksızlığıyla 'ya olursa' olasılığı arasında bocalarken her gun bu araçların mekanik sesiyle iletişim kuran işçilerin dilini duşunun. Siz olguya robotikleşme diyorsunuz. Haklısınız; yabancılaşmanın daha da dijital, daha da karmaşık bir biçimi bu.

'Yoksul mahallelerde neredeyse her evin içinde bitik bir erkek
var'

Kad ınlar yaşatmak için çırpınıp duruyor
Her iki roman ın kadınları var bir de... Mucadeleci, hayalperest, vazgeçmiş, yorulmuş, entrikacı... Erkekler butunu gormeye, anlamaya çalışırken onlar tum olan biteni dokuyor gibi...
- Yoksul mahallelerde neredeyse her evin içinde bitik bir erkek var, arka odaya kaçıp saklanmış bir erkek... İşin bu yanını pek konuşmuyoruz; çoluğu çocuğu hayatta tutma, yaşatma derdiyle çırpınıp duruyor kadınlar. Koyune,toprağına, ırmağına, sahip çıkma mucadelesinde de kadınlar onde. Erkekler okeye oturmak için sabahı zor ediyor çoğu yerde, kahveciden once gelip kapıda bekleşiyorlar, şaka yaptığımı duşuneceksiniz...

Ne b uyulu ne de gerçekçi...
Edebi diliniz, ilk g unden bu yana buyulu gerçekçilik akımına yakın bulunuyor. Bu goruşe katılıyor musunuz?
- Buyulu gerçekçilik Latin Amerikan edebiyatında doğan bir akım, bir edebi adlandırma. Bense ne buyulu ne de gerçekçi herhangi bir yazım poetikasının bilinçli yolcusu olmadım. Okurlarıyla yakın teması olan biriyim. Onların bu kavramı kullandığında ne anlamış olabileceğini duşunduğumde şunu goruyorum: Onlar şiirsel bir etkilenme yaşadıkları metinlere bu adı veriyorlar.