Özet (TL;DR) @ 2018-10-14 08:20:57.805575: Hürriyet’in uzun yıllar Yazı İşleri Müdürlüğü’nü üstlenen duayen gazeteci Tufan Türenç, mesleğinin rehberliğinde anılarını yazdı. Türenç, ‘Babıâli’nin Öteki Yüzü’nde çok sevdiği gazeteciliği yazarken…



Kitab ınızda "Ben her zaman gazeteci olmaktan gurur duydum. Gazeteciliğin buyulu anaforuna oyle kapılmıştım ki, daha onceki dunyamı terk etmiştim" diyorsunuz. Gazetecilik bir meslekten çok, bir hayat değil miGazetecilik gerçekten kuralına, etiğine uygun yapılırsa hakikaten gurur duyulacak bir meslektir. Bu meslekte aynı gun cumhurbaşkanıyla da roportaj yaparsın, sokaktaki çopçuyle de… Saraylarda da ağırlanırsın, gecekondularda, sokaklarda gecelerini geçirmek durumunda kalırsın. Grevlere gidersin, bir cinayetin izini surersin… Bunların hepsini yaptık.

Zaten mesle ğe polis muhabiri olarak başlıyorsunuz
O zamanlar polis muhabirliğinden geçmeyeni muhabir kabul etmezlerdi. Polis muhabirliği hem ataklığı, hem zekayı, hem araştırmayı gerektiriyor. Polis muhabiri oldum, sonra olay muhabiri oldum. Gazeteciliğin mesaisi uzundur, tatili yoktur, arkadaşın çoktur, muhitin geniştir ama ozel hayatınla onunla arkadaşlık yapmaya zamanın yoktur. Kimseyle sozleşemezsin.

B oyle bir hayat yaşayıp, "Keşke daha mesaisi olan bir iş yapsaydım" dediğiniz oldu mu?

Hiç demedim ama bazı gunler kızıyorduk. Yazı işlerinde Doğan Heper ile beraberdik. O zaman başımızda efsane gazeteci Turhan Aytul vardı.  Bir gun Doğan ile sinirlendik, "Biz eşek gibi çalışıyoruz, uç kuruş para alıyoruz. Adamlar tepeden geliyor, uç misli para alıyor" diye Turhan Aytul'a sitem ettik. Gozlerini aça aça, "Bana bakın, Bab-ı Ali'de iki tur insan vardır. Biri tepeden gelir, kaymağını yer, biri de hamallığını yapar. Siz hamalsınız" dedi. Yapacak bir şey yok. Boyledir Bab-ı Ali…

Asl ında etrafında olup bitenler, takip ettiklerin hep kotu olaylar… Bir bakıma butun bu negatifleri de hayatına çekiyorsun…
Mesela buyuk bir kaza oluyor. Gidip, adamların kimliğini saptamak için ceplerini karıştırıp kimliğini buluyorsun. Mecbursun, onları bulmadan gazeteye donersen şef seni yerin dibine sokar. Cinayet evine giriyorsun, çatışma evine giriyorsun, oradaki insanların albumlerinden fotoğraf alıyorsun, sonra iade ediyorsun ama orada onu yapmak zorundasın. Mesleğin gereği bu.

**Tersten soray ım, kimler gazeteci olamaz?
Şoyle bir laf vardı: Gazeteci olunmaz, doğulur! Belli olçulerde doğrudur. Bir kere sevmek lazım. İkincisi kafanı çok yonlu işletmen lazım. Üç hızlı olman lazım. Bazı gunler gazetenin manşetini bulmak için 4-5 saat kafa patlatır, bulamayız. Bir gun yine oyle bir gun. Manşeti bulduk, lafı bulamıyoruz. O sırada çay goturup getiren Ali Bey girdi odaya. Bardakları koydu, biraz da meraklıydı. Dinliyor da, birden ortaya bir laf attı, işte manşet oldu.

Ü ç gazetede çalıştınız. Milliyet, Guneş ve Hurriyet
Evet, bak, biz Milliyet'i 500-600 haber arasından seçip yapardık. Guneş'te bu rakam 250'lere duştu. Hurriyet'e geldim, 1500 haber… Onun içinden tabii ki daha guzel manşet çıkarıp, daha guzel sayfalar yapabiliyorsun. Hurriyet gerçekten çok buyuk bir gazete. Kitapta da var. İnonu ile bir kokteylde karşılaştım. Şen şakraktı. "Hayrola" dedim. "Bugun sizin gazetede manşetim. Telefonlar kitlendi, santral iptal oldu. Ben bir suru gazetede manşet oluyorum ama boyle bir tepki olmuyor" dedi. Bu Hurriyet'in etkisi işte. Sebebi kitle gazetesi olması. Merkezdeki adam da, sağdaki adam, soldaki adam, uçtaki adam da alıyor.

Anneniz ba şta gazeteciliği meslek olarak kabul etmiyormuş…
Annem çok enteresan bir kadındı. Arkadaşları "Çocuklarınız ne iş yapıyor" diye sorduklarında, "Kuçuk kızım eczacı, buyuk kızım arkeolog" diyormuş. "Peki oğlunuz" diye sorduklarında "O da gazeteci" diyormuş. "Anne neden boyle diyorsun" diye sorardım, "Napayım oğlum, gazetecilik oyle eczacılık, doktorluk gibi meslek değil ki" dedi. Zamanla alıştı. Babam da benimle çok gurur duydu

İ ki buyuk gazeteci; Abdi İpekçi ve Çetin Emeç suikaste uğradığı donemde birlikte çalışıyordunuz. Ne yaşadınız o gunlerde?
Tabii çok dramatikti. Abdi Bey'in olduğu saatlerde ben evdeydim. Apar topar Şişli Etfal'deydi. Hepimiz ağlaya ağlaya gazeteye gittik. Ondan sonra gazetede "Olayı nasıl vereceğiz" diye konuşuyoruz. Ercument Bey çok urktu. Yıllarca beraber çalıştığı, çok sevdiği arkadaşı oldurulmuş. O da bir travma içinde. Turhan Aytul'a diyor ki, "Haberi buyutme, daha da ustumuze gelmesinler…" Turhal Aytul da zorda kalıyor. �

Gazetecilik gurur duyulacak
meslektir

O s ırada gazeteye başsağlığı için Erol Simavi geliyor
Ercument Bey ile arka tarafa çekildiler, konuştular. Sonra Erol Bey, bizim tarafa geldi. Yazı İşleri masasının yanında bir telefon vardı, oradan gazeteyi aradı. Gece sorumlusuna, "Yarın Hurriyet'in başlığı siyah olacak" dedi. Karşısındaki itiraz etti herhalde, "Sen ne diyorsun kardeşim, Babıali prensini kaybetti" dedi. Turhan abi o zaman sayfayı patlattı, Ercument Bey'i dinlemedi.

Abdi İpekçi ekolu diye guçlu gazetecilik anlayışı vardı, değil mi?
İlkelerine, etik kurallarına bağlı, haberde çifte kontrol sistemini getiren adam. Bir grev haberi yapılıyorsa, işçinin de goruşu olacak, işverenin de… İki tarafın goruşu yoksa o haberi koydurmazdı.

Ç etin Emeç nasıldı?
Çok iyi bir gazeteciydi. Dinamik gazete yapardı. Abdi Bey zamanında yorumlu başlık atılmazdı. Çetin Bey'de yorumlu başlık atılmaya başlandı. Bir fikir atarsın, hemen kapar, çok zeki adamdı. Huysuzdu ama çok çalışkandı… Bir gun dedi ki, "Tufan haftada bir çok tartışılacak soyleşiler yapalım, kim yapar" dedi. "Bunu bir kişi yapar, Emin Çolaşan" dedim. Çunku o ukaladır, rahatsız edici ters sorular sorar, mukemmel yapar bu iş… Hemen aradı ve soyledi. Emin oyle meşhur oldu.

**Ayd ın Doğan donemi hakkında ne soylersiniz peki?
O donemde çok buyuk surprizdi Milliyet'in satılması. Gazeteciler endişeliydi çunku Aydın Bey gazete patronu değildi. Ama çok zeki bir adam, kısa zamanda benimsedi ve çok iyi idare etti. Gazetenin yayın politikasına, haberlere, yazarlara hiç karışmadı. Satıştan dolayı endişeyle beklenen tiraj duşmesi olmadı. Hurriyet'i satın aldığında artık deneyimli bir Babıali patronu olmuştu zaten. İki gazete de buyuktu ama onun doneminde parasal durumları daha dengeli hale gelerek daha da buyuduler.

B utun gazeteler şimdi Cağaloğlu dediğimiz Babıali'de. Gazetecilerin dostlukları sağlamdı. Buna rağmen birbirlerine haber atlatmaya çalışırlardı. Şimdi nasıl?
İşin kuralı bu. Keşke butun gazeteler orada kalmayı surdurseydi. Çunku orada halkla iç içeydik. Birçok insan gazeteleri ziyaret eder, kahvemizi içerdi. Oradan haber de çıkardı. Plazalara taşındıktan sonra halktan koptuk. Çıkarsın ayakkabını boyatır, boyacıyla sohbet edersin. Eczanen, kebapçın, berberin vardır orada. İnsanlarla haşır neşir olursun, nabzı olçersin. Artık birbirimizle konuşuyoruz sadece. Özel haber çıkarmak için halkla ilişkin olması lazım. Polis muhabiriyken İstanbul'daki karakolları A'dan Z'ye gunde 2 kere arardım. "Ne var, ne yok" diye sorardık. Bir pazar gunuydu. Gazeteye geldim. Yine başladım karakolları aramaya. Maltepe Karakolu'nu aradığımda yine sordum, "Ne var ne yok" dedim, "Arkadaşlar gittiler, daha bir haber gelmedi ama galiba bir terorist bir kızı rehin almış" dedi.

Ne çıktı altından?
Hemen gittik olay yerine. Mahir Çayan ile Huseyin Cevahir'in Sibel Erkan'ı kaçırma olayı. İlk giden biziz, oyle yakaladık haberi. Her gun iki kez aradığım için kaçırmam mumkun değildi.

VEHB İ KOÇ'UN YEMEK ISMARLADIĞI GECE

Bebek Bar'da toplanırdık. Orada insanlar birbirini çağırırdı. Vehbi Bey de geldi, çok hoşuna gitti. Devamlı gelmeye başladı. Oranın bir kuralı vardı: İlk gelenden para alınmaz, sonraki gelişinde hesaba katılır. Vehbi Bey de bunu bilmiyor, yiyor, içiyor, gidiyor. Bir gun Hasan Pulur, "Beyefendi, beyefendi burası soğut golgesi değil" dedi. Vehbi Bey anlamadı. Pulur  "E burada hesap odeniyor, siz yiyor, içiyor, gidiyorsunuz" deyince, "Öyle miii, ben bilmiyordum. O zaman bir dahakine hepsini ben oderim, odeşiriz" karşılığını verdi. Arkadaşlar "bir sonrakine masayı donatalım" dedi. Bir masa ki, inanılmaz. Vehbi Koç masayı gordu, anladı, bir şey demedi oturdu. Oradan Vitali Hakko bir şey soyluyor, "Sen sus eşarpçı" diyor, Feyyaz Tokar bir şey diyor, "Sen sus otobosçu" diye onu da tersledi. Herkesi fırçaladı, sonra gitti, giderken, "Divan Oteli'ne yollayın" dedi.

" T ÜRKİYE TÜRKLERİNDİR'İN HİKÂYESİ

Sedat Simavi Hurriyet'i çıkarmaya karar verdiğinde kadroyu kurma işini oğluna veriyor. Sedat Simavi'yi ben tanımadım ama çok durust adammış. "En iyisini yapalım" deyince, en iyi murettiphane Cihat Baban'ın gazetesinde diye, gidip oradaki ekibi transfer ediyor. Gazetenin çıkmasına birkaç gun kala, Sedat Bey bir iş için Ankara'ya gidiyor. Cihat Baban ile karşılaşıyorlar. "Bak Cihat, başkasından duyma benden duy. Gazetenin teknik kadrosunu kurma gorevini bizim Haldun ustlendi. Senin murettiphane çalışanlarıyla anlaşmış. Haberin olsun, onlemini al" diyor. Cihat Baban çok ofkeleniyor ve "Bana bak Sedat, bunu asla affetmem. Bak goreceksin sana oyle bir iftira atacağım ki omur boyu ondan kurtulamayacaksın. O leke ustunde damga gibi kalacak" diyor. Kısa sure sonra Hurriyet her eve girmeye başlıyor. Cihat Baban yapacağını yapıyor. Gazetesinde Simavi ailesinin çıkardığı Hurriyet'in Yahudi sermayesiyle kurulduğunu iddia ediyor. Bu iftira kısa zamanda tum ulkeye yayılıyor. O zaman bu makineleri Turkiye'ye getiren Burla Biraderler. Başka alacak yer yok. Ama parasını verip, makine satın almışlar. Bunu silebilmek için Sedat Bey emir veriyor, "Turkiye Turklerindir" deyip, logoya Ataturk ve Turk bayrağı koyduruyor.