Özet (TL;DR) @ 2018-08-23T12:57:00.000Z: 15 Temmuz 2016'da düzenlenen darbe girişimi sonrası tutuklanan gazeteci-yazar Ahmet Altan, Cumhuriyet Kitap için bir yazı kaleme aldı. Altan, "Günler ve mevsimler akıyor. Ben duruyorum. Hep aynı on…



(C) AA / Onur Çoban

Darbe girişimi sonrası tutuklanan ve ağırlaştırılmış muebbet hapis cezasına çarptırılan eski Taraf Gazetesi Genel Yayın Yonetmeni Ahmet Altan, "Geçen yıl bugunlerde hucrenin duvarına asılı takvimde "leyleklerin goçu" yazıyordu, gerçekten de o gunlerde sivri gagalar, geniş kanatlar suzulup geçti ustumuzden" dedi.

"Gunler ve mevsimler akıyor. Ben duruyorum. Hep aynı on metrekarenin içindeyim" diyen Altan, sozlerine şoyle devam etti:

"Butun canlıların surekli hareket ettiği, bir yerden bir yere gittiği bir dunyada hiç hareket etmeden hep aynı yerde durmak: Hapishane bu demek. İnsanlar, bir yerden bir yere giderek, hep hareket ederek zamanın ve hayatın hareketiyle bir uyum sağlarlar. Durduğunda bu uyum bozulur."

Altan'ın Cumhuriyet Kitap'ta yayımlanan yazısı şoyle:

Goçmen kuşlar gittiler.

Avlu sessizleşti.

O koyu sessizlikle birlikte sanki biraz daha daraldı, duvarları biraz daha yukseldi.

Yaz boyunca onların çılgın otuşleriyle uyanmaya alışmıştım. Guneş doğarken başlarlar, karanlık çokene kadar hiç durmadan tukenmeyen bir neşeyle oterlerdi. Oğlanlar kızlara hediyeler taşırdı: Otlar, çiçekler, bocekler, meyve parçaları. Birbirlerine kur yaparlardı. Sık sık oğlanlar kanat çırpıntılarıyla kavgaya tutuşurlardı.

Aniden yok oldular.

Tek bir cılız kuş kaldı. Avlunun ustundeki kafeste oyle duruyor. Hiç otmuyor.

(C) AA / Onur Çoban

Onun neden gitmediğini bilmiyorum. Belki gucu yoktu, belki de başka bir kabileye aitti.

Birkaç gune kadar avlunun ustundeki "bir avuç gokyuzunden" leylek surulerinin geçtiğini de goreceğim.

Geçen yıl bugunlerde hucrenin duvarına asılı takvimde "leyleklerin goçu" yazıyordu, gerçekten de o gunlerde sivri gagalar, geniş kanatlar suzulup geçti ustumuzden.

Gunler ve mevsimler akıyor.

Ben duruyorum.

Hep aynı on metrekarenin içindeyim.

Butun canlıların surekli hareket ettiği, bir yerden bir yere gittiği bir dunyada hiç hareket etmeden hep aynı yerde durmak: Hapishane bu demek.

İnsanlar, bir yerden bir yere giderek, hep hareket ederek zamanın ve hayatın hareketiyle bir uyum sağlarlar. Durduğunda bu uyum bozulur.

Zamanla ve hayatla birlikte akmazsın.

Hayat ve zaman senin ustune doğru kararıp kopurerek akar, seni taş bir duvara sıkıştırır.

Biz gençken, bir sorun karşısında yeterli direnci gosteremediğimizde, mucadele edemediğimizde, kırılganlaştığımızda babam ofkeyle sedeflenmiş bir enerjiyle "boğayı" derdi, "boynuzlarından tutup devireceksin."

"Boğa" hayattı.

Seni bir hucreye kapattıklarında o daracık odanın içinde o geniş omuzlu, iri kaslı "boğanın" da karşısında durduğunu, keskin ve sivri boynuzlarını karnına dayadığını hissedersin.

Hareket edecek, kımıldayacak bir yer yoktur.

(C) AA / Onur Çoban

Boğayı nasıl boynuzlarından tutup devireceksin?

Yenilecek misin?

Tam da seni oraya kapatanların istediği gibi boğanın seni paramparça etmesine izin mi vereceksin?

Bu sorular karşına çıktığında bir gerçeği keşfedersin:

Hareket etmen gerekir.

Ama nasıl?

İşte boyle dar bir yerde bu sorunun cevabını aradığında, hareket ederken, bir yerden bir yere gidip gelirken belli belirsiz sezdiğin ama genellikle pek ustunde durmadığın kendinle ilgili bir çelişkiyi, doğuştan sahip olduğun mucizeyi kavrarsın.

İnsanların guçsuz, çaresiz, yetenekleri sınırlı, açgozlu ve arsız bir bedeni vardır.

O bedeni alıp bir hucreye kapattıklarında karşısındaki engelleri aşamaz, kilitli kapıları açamaz, parmaklıkların arasından geçemez, duvarların ustunden uçamaz.

O bedenin, zamanı "nerede" geçireceğine bir başka irade karar verebilir.

"Hapishane" dendiğinde, bedenlerinin bu zayıflığını bilen insanlar bu yuzden korkarlar.

Hareket edememe ihtimali onları delicesine korkutur.

Binlerce yıldır insanın içine kok salan bu korkunun yarattığı baş donmesi, bizim zayıf bedenimizin yanında sahip olduğumuz muhteşem gucumuzu fark etmemizi engeller.

Benim zamanımı "nerede" geçireceğime karar verecek birileri hep vardır, peki benim zamanımı "nasıl" geçireceğime karar verebilecek herhangi bir insan, bir irade, bir guç var mıdır?

Bunun cevabı beni hapishanede bile gulumsetir.

Öyle bir guç yoktur.

İnsanın zamanını "nerede" geçirdiği o zavallı bedeniyle ilgilidir, "nasıl" geçirdiği ise o bedenin aksine tanrısal bir guce, sınırsızlığa, yaratıcılığa sahip zihniyle ve hayalgucuyle ilgilidir.

Hayalgucunuzun imparatorluğunda şoyle bir dolaşın, o bereketli topraklarda Tanrı Zeus'un ya da Tanrıça Hera'nın yapıp da sizin yapamayacağınız ne var?

Hiçbir şey.

Onların yapabildiği her şeyi siz de yapabilirsiniz.

Bunun için Homeros'un hayalgucune sahip olmanız da gerekmez, insanlığın butun parlak zihinlerinin yaratıcı hayalgucu sizin hizmetinizdedir. Elinizi uzatıp istediğiniz hayali odunç alabilirsiniz.

Truva Savaşı'na katılmak mı istiyorsunuz, şehvet delisi Şafak Tanrıçası ile sevişmek mi istiyorsunuz, su perileriyle oynaşmak mı istiyorsunuz?

Yapabilirsiniz.

Borneo ormanlarında Lord Jim'le birlikte çatışmalara girebilir, İstanbul batakhanelerinde Arif Bey'le alemlere katılabilir, Turgenyev'le Dostoyevski'nin kavgasına tanıklık edebilir, Lady Chatterley'le sevişebilirsiniz.

İstediğiniz kadınla ya da erkekle buluşabilir, istediğiniz yere gidebilir, istediğiniz maceranın kahramanı olabilirsiniz.

(C) AA / Onur Çoban

Bedenin bizzat katılıp yaşamadığı olayların "gerçek" olmadığını duşunenler çıkacaktır.

"Gerçeklik" onların sandığı gibi olmayabilir.

Adorno, Edebiyat Yazıları'nda Balzac'a ait olduğu soylenen bir anekdot anlatır.

1848 Devrimi sırasında şehir çalkalanırken Balzac odasına girip masasına oturup demiş ki: "Hadi bakalım, gerçekliğe geri donelim."

Kendi hayalgucunun yarattığı insanların ve olayların "gerçek insanların" yaşadıklarından daha "gerçek" olduğuna ve daha derin duygular uyandıracağına inanır Balzac bu anekdota gore.

O donemlerde yaşayan herkes oldu, o insanların hissettiği ve hissettirdiği butun duygular kaybolup gitti. Ama yazarların hayalgucunun yarattığı karakterler, yarattığı olaylar, okuyanlarda hala "gerçek" duygular uyandırıyor.

Burada, Eski Yunan'dan beri insanlığın zihninde olan "gerçek nedir" sorusuna cevap aramaya çalışmıyorum elbette, ben sadece insanların bedenleriyle kıyaslayarak kuçumsemeye yatkın durdukları hayalgucunun "gerçek" duygular yarattığını, hayalgucumuze sığınabileceğimizi ve ona guvenebileceğimizi soylemek istiyorum.

Gerçeklik için bedenimize o kadar muhtaç olsaydık sanat olmazdı; edebiyat olmazdı, roman olmazdı, hikaye olmazdı, sinema olmazdı.

Şimdi duşunun, bir film seyrediyorsunuz… O filmi seyrederken ağlıyorsunuz, guluyorsunuz, korkuyorsunuz, ofkeleniyorsunuz.

Butun o duygularınız gerçek, gozyaşlarınız gerçek, kahkahanız gerçek, tuylerinizin diken diken olması, yumruklarınızı sıkmanız gerçek.

Ama bu duyguları yaratan "olay" gerçek değil.

Sizin bedeniniz "seyrettiğiniz" olaya bizzat katılmıyor.

"Gerçeklik" sadece bedenimizle ilgili olsaydı bir roman okurken, bir film seyrederken hiçbir duygu hissetmememiz gerekirdi.

Ama hissediyoruz.

Hayalgucumuz başka bir hayalin içine sızıyor, o hayalin parçası haline geliyor, ustelik sadece hayalgucumuz hayalin parçası olmuyor, bedenini de peşinden surukluyor. Beden kendisiyle hiç ilgisi olmayan bir olaya "gerçek" tepkiler veriyor.

Hangisi hangisinin efendisi, duygular mı bedenin, beden mi duyguların?

Hangisi hangisini izliyor, duygular mı bedeni, beden mi duyguları?

Gerçekliği hangisi belirliyor, duygular mı, beden mi?

Duygularımızla bedenimizin birlikte hareket edebildiği zamanlarda bu sorulara ihtiyaç duymayabiliriz, hatta o zavallı, çaresiz, kısıtlı bedenimizin "efendi" olduğuna inanıp butun davranışlarımızı onun rahatına ve huzuruna gore duzenleyebiliriz.

Ama biri sizi hapsettiğinde, hiç kıpırdayamayan bedeninizle, surekli hareket eden hayalgucunuz birbirine ayak uyduramaz hale gelince bu sorular da hayati onem taşır.

Zamanınızı "nerede" geçirdiğiniz bedeninizle ilgilidir, "nasıl" geçirdiğiniz zihninizle.

Hapse giren biri zamanını "nerede" geçirdiğini en onemli sorun olarak gorurse, kilitli kapılar, yuksek duvarlar, kalın parmaklıklar arasında çaresizlikle inleyerek ezilip parçalanır.

Öyle insanlar gordum.

Zamanını "nasıl" geçirdiğini onemserse, hayalgucunun peşinden Binbir Gece Masalları'na karışır, her anını hucrenin dışında, heyecanla, zevkle geçirir ve hissettiği butun duygular da "gerçek" olur.

Ben iki yıldır, bir hucrede sivri ve keskin boynuzları olan, gozleri kanlı iri bir boğayla yaşıyorum.

İki yıldır her gun o boğayı boynuzlarından tutup devirmek zorundayım.

Bunu hareket edemeyen, zavallı bir bedenle yapamazsınız.

Bunun için size o boğadan daha hızlı hareket edebilen bir şey lazım: Tek bir an içinde butun dunyayı gezebilen bir hayalgucu.

Hayalgucu her kapıdan geçer.

Her yere gider.

Ve, zamanınızı "nasıl" geçireceğinizi belirleyecek yeryuzunde hiçbir gucun olmadığını, dokunulmaz bir iktidara sahip olduğunuzu bilmenin muazzam hazzını tadarsınız.

Hapishane, bedeninizi koleleştirirken zihninizi tanrısal bir guce ulaştırır.

Garip bir çelişki ama ben zihnin sınırsız ozgurluğunu, "ozgurluğumu yitirdiğim" hapishanede bu kadar berrak gordum.

Bir hapishane hucresinde oturuyorum ve size zamanınızı nerede geçirdiğinizden çok nasıl geçirdiğiniz onemlidir diyorum.

Nasıl geçireceğinize de sadece siz karar verebilirsiniz.

Hayalgucunuzun şatosunu kurduğu kayalıklara sizden başkası ulaşamaz. Sizden başka hiç kimse o şatonun yolunu bulamaz.

Zavallı çaresiz vucudunuzu onlara rehin bırakıp şatonuza çekildiğinizde, orada "gerçekliğe geri doner," zamanı ve hayatı yeniden biçimlendirir, "sahici" duyguları ozgurce yaşarsınız.

Avlu sessiz.

Goçmen kuşlar gittiler.

Ama ben istersem geri donerler.

İşte donduler bile, neşeyle otuşuyorlar.

Erkekler dişilere otlar, çiçekler, bocekler, meyve parçaları taşıyor.

Bir tanesi gagasındaki kuçuk çiçeği duşurdu.

Sessiz avlunun ortasında minik bir çiçek duruyor şimdi.