Özet (TL;DR) @ 2018-08-19 08:19:46.711402: Bayramlar eve dönen yolu tekrar tekrar bulmak için var. O yolda kendi ayak izleriniz üzerinde yürümek için. Ve nihayet tek bir büyülü aile fotoğrafına erişebilmek için... O fotoğrafa iyi bakın. Küçük…
Bir yaz sabahı Haydarpaşa'dan kalkan Toros
Ekspresi'ne atlayalı
neredeyse 20 yıl olmuş. Hep otobusle kat ettiğim İstanbul-İskenderun
guzergahını, bir de trenle geçmeyi hesaplamıştım. Adana'ya kadar Toros
Ekspresi'yle gidecek, sonra yola otobusle devam edecektim...
İşin bir de surpriz faslı vardı. Önden haber
vermeden memlekete donmek, evdekileri şaşırtmak istiyordum. Öğrenciydim,
harçlığım bitmişti, İstanbul'dan sıkılmıştım. Tren bileti çok ucuzdu. Fazla
duşunmedim. Hem o meşhur Toros tunellerinden geçecektim. En onemlisi,
bizimkileri gorecektim. Eve donecektim.
Ya şar Kemal'in coğrafyasında Çehov oykuleri
Ağır ağır İstanbul'un içinden aktı gitti tren; şimdi hepsi yıkılmış, şirin banliyo istasyonlarının yanından geçti. Sonra metropolden çıktı; Bilecik'i, Arifiye'yi dolaştı, Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanmak için geceyle beraber Konya Ovası'na indi. Kompartımanım saatlerce doldu doldu boşaldı. Kuşetimi açtım, uyudum. Uyandım baktım, yaşlı bir adam dışarıyı seyrediyordu. Gozumu kapattım tekrar. Uyandım, iki koylu kağıt oynuyordu. Uyudum. Bir bebek ağlıyordu...Anadolu bozkırından Çehov oykuleri gibi geçerek Yaşar Kemal'in coğrafyasına yaklaştık. Nihayet tam 24 saat sonra, 'Umut'un açılış sahnesinde Yılmaz Guney'in faytonuyla beklediği Adana İstasyonu'na vardık. İndim. Minibuse binerek eski Adana'yı kat ettim, otobus terminaline gittim. Derken bir otobuse atlayıp İskenderun'a ulaştım. Evime giden yoldaki ilk palmiyeleri gorduğumde 28 saat geçmişti. Haddinden uzun, bitmek bilmeyen bir seyahatti. Rahat sayılmazdı. Bugunku gibi internete başvurabiliyor olsaydık, belki buna kalkışmazdım bile. Şimdi "İyi ki eve oyle donmuşum" diyorum çunku en çok o seyahatte mesafenin, uzaklığın farkına vardım, evin yolunu oğrendim. Teoman, tuhaf şekilde en olgun parçalarını içeren ilk albumundeki 'Sessiz Eller'de, "Ararım tadını eve donmenin, yolu bilmenin" der; işte o tadı en çok o seyahatte buldum.
Her ailenin bir mucizesi vard ır
Bayramlar bunun için var. 28 saat suren bir yolculuğun nostaljisine ihtiyaç duymadan, eve donen yolu tekrar tekrar bulmak için. O yolda kendi ayak izleriniz uzerinde yurumek için. Ve nihayet tek bir buyulu fotoğrafa erişebilmek için...Çoğunuzun albumunde vardır bu fotoğraf. Siz henuz kuçucuk bir çocuksunuz. Tertemiz, ozenle giydirilmişsiniz. Belki anne-baba, belki dede-anneanne-babaanne kucağındasınız. Çevrenizde dayılar, amcalar, teyzeler, halalar, sizden buyuk çocuklar...
Bir kanepenin etrafındasınız. Bir sofradasınız ya da. Mesafeler aşılarak bir araya gelinmiş. Bu fotoğraf için. Bir bayram sabahı hep beraber kameraya gulumsemek için...
Siz o kadar miniksiniz ki dunya olduğundan buyuk gorunuyor gozunuze. Mesafeler aşırı uzun... Dayınız, teyzeniz çocukları toparlayıp ta oralardan nasıl kalkıp gelmiş ya da siz nasıl gitmişsiniz ta oralara. Mucize gibi. Aklınız almıyor. Yılda bir-iki defa, bayramdan bayrama tekrarlanan bir mucize...
Buyuk ailenin toplanması her çocuk için şaşkınlık vericidir. Epey bir zahmettir çunku bu; emektir. Haksız sayılmaz çocuk; kendine ozgu seremonisi, yeni gundemlerle beslenen teatralliği, surup giden şakaları, fondaki Barış Manço şarkısı ("Bugun bayram, erken kalkın çocuklar"), bir fabrika gibi işleyen mutfağı, durmadan tazelenen çayları, merakla beklenen hediyeleri, kuçuk cepleri giderek kabartan harçlıkları, mendilleri, şekerleri ve nihayet olmazsa olmaz fotoğraflarıyla, o buyuk bayram toplanması kendi içinde bir mucizedir. Herkesin yaşamasını dilediğiniz bir mucize.
Sizde de varsa, o eski fotoğrafa bir bakın. Bugun sıradan gorunen her şey, o kuçuk çocuk için nasıl şaşırtıcıydı. Şimdi olağanustu bulduklarınızsa nasıl normalmiş gibi geliyordu. Fotoğraftaki herkes ne kadar gençmiş mesela. Kendilerini bekleyen onca anıdan, telaştan, huzunden, sevinçten nasıl da habersiz gibiler. Âdet yerini bulsun diye çekilmiş bir fotoğraf nasıl alabildiğine yaşam ve olum yuklu. Bir kuçucuk karede bu denli yoğunluk olabilir mi? Oluyor. Ne garip, buyuklerin kucağındaki o çocuğun hayatı, tanıdığı, sevdiği neredeyse herkes o fotoğraftakilerden ibaret. Her şeyi bir kareye sığıvermiş.Bakın fotoğrafa... En eski eviniz orası işte. Hep donmek istediğiniz ev orası. Bir daha donemeyeceğiniz, imkansız eviniz orası. Çocukluğunuzun evi orası.
Ger çek yolculuk
geri d onuşturAma her denemenizde yeniden inşa ettiğiniz ev de orası. Buyudukçe, yeni insanlar tanıdıkça, yeni ilişkiler kurdukça, yepyeni tecrubelerle donup zenginleştirdiğiniz, duvarlarını elden geçirdiğiniz, odalar eklediğiniz ev de orası. Ursula K. Le Guin, "Gerçek yolculuk geri donuştur" diye yazmıştı. Bayram bir vesile sadece; insan o yolculuğa çıkmak, o ilk evine, o en eski ve kalabalık fotoğrafa donmek istiyor. Bir yandan her donuşte yeni kalabalıklar, yeni fotoğraflar uretiyor (Kimisi belki de o ilk evi, ilk fotoğrafı uretiyor).O yeni fotoğraflara bir bakıyorsunuz; bir universite oğrencisisiniz, kemikleriniz sayılıyor, gobekten eser yok, saçlarınız kabarık, hevesiniz ve deneyimsizliğiniz gozlerinizden fışkırıyor. Bir bakıyorsunuz; eski fotoğraftakilerden bazıları gitmiş, yoklukları halen dolduruyor kareyi. Bir bakıyorsunuz; yeni heyecanlar gelmiş, eşiniz o evin sizden ayrı tutulmayan yeni evladı olmuş, mutlulukla gulumsuyor. Bir bakıyorsunuz; bir başka minik çocuk var fotoğrafta, sizin ananıza-babanıza benzediğiniz gibi benziyor size, sizin gibi şaşkınlıkla bakıyor kameraya...
Beach 'e mi gidelim, eve mi?
Peki o ilk fotoğraftaki gibi mi hayat? Yıllar geçiyor; oncelikler, zamanın ruhu değişiyor; her şeyi mumkun gosteren dokuz gunluk bayram tatilleri, kulağınıza 'şimdi değilse ne zaman' denerek fısıldanan cazip fırsatlar, sabaha kadar parti yapan 'beach'leri, Instagram'lık iskeleleri, gıcır selfie imkanlarıyla bekleyen Alaçatılar, Çeşmeler, Bodrumlar buyuk aileyi, kalabalıkları ilmek ilmek çozuyor. Ayrı ayrı, dar zamanlarda buluşuyoruz. Tatiller munferit; buyuk ailenin kuçuk parçaları kendi bayramlarını yaşıyor. Parçalar çoğu zaman bir butun etmiyor. "Nerede o eski bayramlar" diye soruyoruz ya (belki onu da sormuyoruz artık), cevabı burada. Öpulen ellerin, sıkılan yanakların azalmasında. Kotu mu boylesi? Nereden baktığınıza gore değişir. Nostalji insanlığın tum zamanlarının favori ilacı, ideal musekkini; ileride de oyle kalacak, eminim. Gelecek nesiller, bugunun dokuz gunluk, izole, çekirdek aile tatillerini, dedelerle ninelerle, halalarla amcalarla kurulan canlı video bağlantılarını ozlemle hatırlayacak. Boyle yazıyorum ama standart bayram hayıflanması bu; kendimize, neslimize batırmazsam rahat edemeyeceğim bir çuvaldız. Kimseye haksızlık etmek istemem. Hayat gailesiyle dort bir yanına savrulduğumuz bu buyuk ulkede, geri donmek, eve ulaşmak için epey yol tepen bizleriz. Yıllarca tıklım tıklım otogar ve havaalanlarında memlekete donmek, eve giden yolu bulmak için bekleşen de bizleriz. Memuru, oğrencisi, işçisi, beyaz yakalısı, her bayram Anadolu'yu İstanbul'a bitiştiren bizleriz. Eh, arada tatile kaçıyorsak da heybemizde epey kilometre biriktiren bizleriz.
Ad ına 'çocuk masası'
denen bir olçuKendi hesabıma, her bayramda olmasa da yine evimin yolunu bulmaya çalışıyorum. Bizimkiler çok şukur yine gozluyor gelişimi. Hem şimdi bir de fark var. Bekliyorlar beklemesine de, beni pek onemsemiyorlar artık. Bu seyahatin başrolunde bizim ufaklık duruyor. Tum çocuklar için durum aynı. Yollar onlar için yapılıyor. Mesafeler onlar için geçiliyor. Esas mesele, dedeler ve ninelerle torunları buluşturmak. Merkezinde yeni neslin durduğu yeni fotoğraflar çekiyoruz. Bir de masa var tabii. 'Masa da masaymış ha' denilesi masalar... Bayram fotoğraflarına yetmeyen masalar... Bu yuzden buyukler 'buyuk' masasında oturur, çocuklar 'çocuk' masasında. Bizim çocukların binbir şamatayla etrafına dizildiği 'çocuk' masasına bakıyorum da, "Ne zaman boyle buyudum ben" diyorum. Huzunle sevinç bir arada. Bir eşiği atlamış geçmişiz; masaya gelene kadar anlamamışız meğer. İşte yine hep beraber oturuyoruz bir masanın etrafında. Çocuklar yaramazlık yapıyor, buyukler maceralarını anlatıyor. Son defa eve gelene, yolu bulana dek başımızdan neler geçtiğinden bahsediyoruz. Sonra birimiz "Hadi" diyor, "bir selfie çekelim, herkes gulumsesin." Gulumsuyoruz.
Fotoğraf işi de boylece halloluyor. Selfie'li nostaljiyi de gelecek nesil yapar artık.
Ger çek geyik Turkçe geyiktir
Benden once milyonlarca insanın geçtiği yoldan ben de karım ve çocuğumla
beraber geçiyorum şimdi: İnsanın bir yurdu da anadiliymiş, yaşayarak
goruyorum.
Bir suredir yurtdışındayız. Burada çok
Turk var. Evet, gundelik
hayatımızda da epey bir hemşerimizle temas halindeyiz. Ama doğaldır, hayat
Turkçe akmıyor.Belki soylemesi çok uygun değil, belki anadil dediğimde daha
ağır bir şey soyleyeceğimi duşundunuz ama ben geyik yapmayı ozluyorum. Sadece
Turkçe bilenin guleceği kelime esprilerini arıyorum. Bir kafede otururken, yan
masada Turkçe bir kahkaha çınlamasını bekliyorum. Bir dili çok iyi bilseniz
bile kar etmez, karşı taraftakinin sizi anlayabildiği kadarsınız sonuçta. 38
yıldır emek verdiğim Turkçedeki inceliği bu yaştan sonra hiçbir yerde
yakalayamam ki...
Yol, biraz daha uzun olmakla beraber aynı yol ama pasaport kontrolunde durum değişiyor işte. Arkadaş değil, başka bir yolcu değil, bir resmi gorevli sizinle kendi dilinizde konuştuğunda guvendeymişsiniz meğer. Evinizdeymişsiniz. İtiraf edeyim, o gorevliyle geyik yapmamak için kendimi zor tutuyorum.
Yorumlar
Yorum için giriş yap veya kaydol.
Henüz yorum yok — ilk sen yaz.