Özet (TL;DR) @ 2018-07-17 15:20:40.537777: Şevval Sam uzun zamandır dizi setleri ile sahne arasında mekik dokuyor. “Yasak Elma”nın yüksek egolu Ender’i, “Müzeyyen Müzikali”nde bambaşka bir kimliğe bürünüyor; alaturka sevenleri mest ediyor,…



◊ "Muzeyyen Muzikali" çok ses getirdi. Gerçekten de onemli bir produksiyon ve bu ilgiyi hak ediyor. Bu işin çıkış noktasından soz ederek başlayalım mı sohbetimize?

- Tabii... Muzeyyen Senar, Cumhuriyet tarihinde hem kadın hem de muzisyen olarak kult bir isim. Ataturk'e şarkı soylemiş, tarihimizde iz bırakmış bir sanatkar. Donemin politik figurlerinden aynı zamanda. Bir donem sefire olmuş ama cemiyet bunu pek kabul etmemiş, kendisine şarkıcı ve hafif kadın muamelesi yapılmış. O ise yılmamış, kalbinin sesini dinlemiş. Bağımsız bir ruh ve muthiş bir ses, muthiş bir yetenek. Özetle Cumhuriyet tarihinde butun varlığıyla iz bırakmış bir kadın, zamansız bir ruh o...

◊ Halen keyifle dinlenen bir ses, zamans ız bir muzik...

- Muzik organik bir şey... Zaman içinde biçim de değiştiriyor, içerik de. Klasik Turk muziği, bir başka deyişle alaturka (Ben Turk sanat muziği tanımını sevmiyorum) aslında doneminin populer muziği. Fakat o donemin zarafeti ve naifliğini yansıtıyor. İnsanların aşklarını yaşayış, duygularını ifade ediş biçimleri, hassasiyetleri konusunda ciddi veriler içeriyor. Ne yazık ki onların çoğunu kaybettik, çunku çağ değişti.

◊ D unya genelinde boyle değil mi? O eski naiflik yok...

- Doğru. Zaman hızlandı. İnsanlar sanki her şey ellerinden kaçıp gidiyor gibi hissediyor. Dolayısıyla bir aşk için beklemek, aşk için emek vermek gibi hassasiyetler kalmadı. Ama o donemlerde varmış ve bu durum şarkılarda da tezahur ediyormuş.

Botoks bana
yakışmıyor

YA ŞITLARIM POP DİNLERKEN BEN ALATURKA PEŞİNDEYDİM

◊ Sizi etkileyen de o incelik mi?

- Kesinlikle... O donemin estetik algısı genç kızlığımda da çok ilgimi çekerdi. Yaşıtlarım donemin pop muziğini dinlerken ben alaturka şarkılar peşinde koşardım.

◊ M uzikal fikri nasıl doğdu?

- Bir radyo programı vesilesiyle yolum Kalan Muzik'le kesişti. Hasan Saltık, piyasaya çıkmamış çok sayıda radyo ve taş plak kaydını verdi bana. O kayıtlardaki okuma tavrı bir referans oldu, benim soyleyiş biçimime de yansıdı. Hatırlarsınız belki, "Gulbeyaz" diye bir Karadeniz dizisinde oynamıştım, orada Karadeniz turkuleri soyluyordum. O yuzden de herkes benden Karadeniz albumu bekliyordu. Ama ben daha çok emek verdiğim, daha hassasiyet duyduğum muzik alaturka olduğu için ilk albumumu alaturka yapmak istedim. "Sek" oylece çıktı.

◊ Devam ı binbir renk şeklinde geldi ama...

- Evet, Karadeniz turkuleri, tango, arabesk devam ettik.

◊ Bu sadece çalışmayla olacak şey değil. Tamamen doğal yetenek bana kalırsa.

- Teşekkur ederim. "Muzeyyen"e donersek... "Sek" albumumu yaptıktan kısa sure sonra Muzeyyen Senar'ın kızı Feraye Abla annemi (Leman Sam) aramış. "Annem sadece Şevval'i dinliyor ve çok beğeniyor. CD'lerini alıp herkese hediye ediyor" demiş. Bunu duyunca çok gururlandım, heyecanlandım. Ayaklarım yerden kesildi. Atlayıp Bodrum'a gittim. Muzeyyen Senar bana orada bir hikaye anlattı.

◊ Merak ettim o hikayeyi.

- Bana şoyle dedi: "Senden çok daha ufak bir kızdım. Rahmetli Sadi Işılay beni Deniz Kızı Eftalya'ya goturdu. 'Bak kızım, bu kadın Turk muziğinde kadın şarkıcı olmanın bedelini de odemiş çok onemli bir sestir. Elini op, el al' dedi. Deniz Kızı Eftalya o donem hasta yatağındaydı. Ve hayata bak, aradan 70 yıl geçmiş, şimdi ben hasta yatağında yatıyorum ve sen gelip benim elimi opup el alıyorsun..."

M ÜZEYYEN SENAR'LA RUHSAL BİR BAĞIMIZ VAR

◊ Çok etkileyici...

- Bir de benim neler hissettiğimi duşunun. Aslında daha genç kızlığımda başlayan Muzeyyen Senar hayranlığımın bu noktaya gelmesinin tesaduf olmadığını duşunuyorum. Bizim ruhsal bir bağımız vardı muhtemelen.

◊ M uzikal fikri o ziyaretten sonra mı doğdu peki?

- Sayılır. O gun bana hediye ettiği biyografi kitabını okudum, kendi hayatımla buyuk benzerlikler gordum. İki kitabını birden okudum Radi Dikici'nin. Önce "Cumhuriyet'in Divası Muzeyyen Senar", sonra "Muzeyyen Senar Efsanesi"... Sonra hikayesinin bir şekilde anlatılması gerektiğini duşunmeye başladım. Bu fikri muzik direktorluğumu yapan Fahrettin Yarkın'la paylaştım. "Zamanında onunla aynı sahneyi paylaşmış muzisyenleri bir araya getirip sana bir saz heyeti kurabilirim" dedi. Ona eşlik etmiş muzisyenlerle aynı sahnede olmak inanılmaz heyecan verici geldi. Devamında o kitabı bir metne donuşturme ihtiyacı hissettik. O işi de Figen Şakacı ustlendi.

◊ Yola biyografi kitaplar ından çıkılmış ama ortaya belgesel gibi bir iş çıkmamış...

- Aslında başta belgesel gibi duşunduk. Ama Muzeyyen Hanım'ın hayatı zaten onceden belgesel olmuş. Buna başka bir tat katmak gerekiyordu. O noktada devreye Engin Alkan girdi. Engin Alkan bu işin yonetmenliğini yaptı ve sihirli değnekle dokunur gibi işi muzikale donuşturdu.

◊ Ama direkt M uzeyyen Senar'ı oynamıyorsunuz siz muzikalde...

- Evet. Onu canlandırmıyorum ama sahnede Muzeyyen'in ağzından anlatıyorum hikayeyi. Kostum değiştiriyorum, peruk takıyorum. 5 yaşından 90 yaşına kadar olan sureçlerini aktarıyor ve donemlerine karşılık gelen şarkıları soyluyorum.

◊ Neden b oyle bir proje yapmak istediniz?

- Bir çeşit vefa borcu benim için. Çunku hayatımda çok ciddi bir karşılığı var Muzeyyen Hanım'ın. Herkesin bir şekilde kalbine dokunmuş aslında ama gençler çok fazla bilmiyor. Bu projeyi yapma sebeplerimden biri de gençlere o donemi aktarmak. "Bakın insanlar hep boyle değildi. Guzellikleri, incelikleri, saygıyı yaşatmak mumkun" demek.

◊ Gen çlerin ilgisi beklentinizi karşılıyor mu?

- Kesinlikle... Çok enteresandır, gençler geliyorlar muzikale, çıkarken "İnanamıyorum, boyle bir hikaye mi varmış" diyorlar. Sonra annelerini, teyzelerini getiriyorlar. Onlar da o donemin şahitleri oldukları için bununla bir nevi şifalanıyorlar. Farklı jenerasyonları bir araya getiren, aile bağlarını kuvvetlendiren bir iş bu.

Botoks bana
yakışmıyor

B İZİM EVDE ŞARKI SÖYLEMEK BİR NEVİ KONUŞMA BİÇİMİ

◊ Çok başarılı isimlerin çocukları, aynı başarıyı çoğu zaman yakalayamıyor. Sizin durum bir istisna... Ne dersiniz?

- Anneyi geçmek değil de annenin yolundan ayrılıp kendi yolunu çizmek benimkisi... Geçmek diyemem çunku onun çıtası gerçekten çok yuksek. Bunda annemin belirleyici bir durumu var. O, kendi parmak izimizi keşfetmemiz noktasında bize çok destek verdi.

◊ Onunla ayn ı çizgide yol almadınız muzikal anlamda...

- Evet, annemin şarkılarını soyleyerek yola devam etmek istemedim. Bağımsız olarak yolumu çizdim.

◊ Ba şka bir meslek seçmeyi duşundunuz mu hiç?

- Yok, bizim evde şarkı soylemek bir nevi konuşma biçimi... Kuşlar uçar, balıklar yuzer, biz şarkı soyleriz.

◊ Ya sesiniz iyi olmasayd ı!

- En acısı da o olurdu değil mi? Deli gibi şarkı soylemek istiyorum ama sesim kotu! Şukur ki oyle bir şey olmadı. Bir de şu var, insanlar kendi parmak izlerini, kendi yeteneklerini aramak yerine başkalarını kendilerinde arıyorlar.

◊ Ne gibi?

- Mesela şarkıcı olmak istiyorlar. Ama bunun altında alkışlanma isteği, beğenilme ve para kazanma arzusu gibi materyalist nedenler yatıyor. Oysa insan ancak rotasını kendi ruhuna çevirirse kendisini mutlu edecek hediyeyi keşfedebilir. Bunu yapmadığı için etraf mutsuz, başarısız ve tatminsiz insanlarla dolu.

◊ Ba şarının belli bir formulu var mı?

- Yaptığın, yapabildiğin, yapmayı sevdiğin iş aynı olacak. Yeteneğin olan şeyi yapmaktan keyif alıyorsan, bunu yapmak için fırsatını da bulmuşsan, başarı gelir zaten.

◊ Siz nelerden besleniyorsunuz?

- Çeşitlilikten... Ben tek tip bakış açısı, tek tip inanç, tek tip ideoloji, tek tip yaşam tarzı sevmiyorum. Dunyadaki çeşitlilik beni çok heyecanlandırıyor. O çeşitlilik aynı zamanda içsel yolculuğumun keşif materyallerini oluşturuyor, keşif surecime hizmet ediyor. Bu arada ben guzel sanatlar-grafik mezunuyum.

◊ İstediğiniz dal bu muydu?

- Aslında Mimar Sinan Üniversitesi Heykel Bolumu'nu kazandım ama gitmedim. Sonra bir ara pişman oldum.

◊ Neden?

- Tabiatım daha içe donuk olduğu için belki kendi içime donme noktasında tatmin olabilirdim. Fakat şarkı soylemeyi seçerek dengeyi sağladım. Dediğim gibi zaten içe donuk bir bireyim ama çok dışa donuk bir iş yapıyorum. Boylece hem içsel sorgulamalarımı yapıyorum hem de dışarıdan beslenmeye devam ediyorum. Bu guzel bir denge. Eğer bu içe donuklukle heykele yonelseydim, muhtemelen çok izole bir hayatım olurdu.

SANATTAN UZAK KALMADIM SADECE ROTAM DE ĞİŞTİ

Hep m uzik konuştuk... Peki ya oyunculuk?

- Yakın zamana kadar genelde çok benzer roller oynadım. Çalışma koşulları da çok zordu. O yuzden 8 sene ara verdim oyunculuğa. O 8 senede de 8 album yaptım. Yani muzik devreye girdi, sanatsal akıştan ve enerjiden uzak kalmadım. Sadece rota değiştirdim.

Geri d onuş nasıl oldu?

- Oyunculuğu çok ozlemiştim ve enerji olarak da artık yavaş yavaş çağırmaya başlamıştım. Tam o donemde "Bodrum Masalı" teklifi geldi. 2016 senesi... 42 bolum çektik. 1.5 seneye yakın Bodrum'da yaşadım. Harika bir sureçti benim için. 10 donumluk mandalina bahçesinin içinde kaldım, her gun kuş sesleriyle uyandım. Komşumdan taze sut ve yumurta aldığım, yarı şehir yarı koy hayatı bir donemdi. Bir yandan da sevdiğim işi yapıyordum.

Rol anlam ında aradığınız farklılığı yakalamış mıydınız peki o projede?

- Hayır, yine benzer rollerdendi. İyi ve aşık olunan kadın, anne filan... İlk kez son dizim "Yasak Elma"da tamamen ters koşe bir karakteri canlandırabildim. Materyalist dunyanın unsurlarından beslenen, guç zaafı olan, egosu yuksek, hırslı ve tutkulu bir kadın. Şevval olarak senaryoyu okurken bazen "Ay ben bunu nasıl oynayacağım" diyorum, çok utanıyorum bazı davranış biçimlerinden.

Ama bu utanga çlık hali performansınıza yansımıyor.

- Çunku "Kamera" denildiği, hatta daha kıyafetleri giydiğim anda enerjim değişiyor. Yıllarca dizginlemeye çalıştığım egomun şoyle bir tozunu alıyorum, "Benim sozumden çıkmadan istediğini yapabilirsin, ama sadece kamera onunde" diyorum.

Sonras ında rolunden çıkamayan çok isim goruyoruz, siz oyle bir sıkıntı yaşamıyor musunuz? Ya ego alıp başını giderse...

- Farkındalığı olan biri için boyle bir risk soz konusu değil. Ama ruhunuz uyku halindeyse, kendinizi o role kaptırıp hayat boyu aynı rolu oynayabilirsiniz. Hem gerçek hayatta hem de kamera onunde ya da sahnede...

40 'IMDAN SONRA DiŞi ENERJiMLE BARIŞTIM

G uzel bir kadınsınız. Guzel olmanın avantajları kadar dezavantajlarından da soz edilir şov dunyasında.

- Ben daha çok dezavantajlarını biliyorum.

A çalım o halde konuyu... Ne gibi dezavantajlar?

- 7-8 sene oncesine kadar bunun dezavantajını çok ciddi anlamda yaşadım. Neredeyse çocukluğumdan itibaren hem de. Bu da insanların ozguven eksikliğinden kaynaklanıyor. Hem ozguven hem de guven eksikliği daha doğrusu. Bu yuzden arkadaşlarımı kaybettim ben.

Sizi k ıskandıkları için mi?

- Farklı bir kıskançlık... Yanındaki guven vermeyen bir adamsa ya da kadın yanındakine guven duymuyorsa, benim o adamla normal bir arkadaşlık kurabileceğime inanmıyor. Sırf bu yuzden erkek gibi davranmaya başladım zaten, yıllarca maskulen bir enerjiyle yaşadım. Ama artık 40'ı geçtik, sorun yok.

40 'ta ne değişti?

- 40'tan sonra buna hiç gerek olmadığını, artık dişi enerjimle barışmam gerektiğini anladım. Bu farkındalıkta iki kişinin ciddi rolu var. Biri stil danışmanım Esra Başıbuyuk... Biri de erkek arkadaşım. Eski savunma mekanizmalarına artık ihtiyaç duymuyorum. Ben zaten hiçbir zaman kurduğum ilişkilerde ya da yaptığım işte oncelikle guzelliği servis etmedim. Dolayısıyla bireysel olarak çok guçlu hissediyorum artık kendimi.

G uzelliği korumak adına başvurulan estetik mudahaleleler konusunda ne duşunuyorsunuz? Yaptırır mısınız?

- 45 yaşındayım, belki 50-55 yaşımda daha deforme olabilirim. Korkum yok. Estetik konusuna gelince, beni bambaşka birine donuşturecek kadar guçlu estetik mudahaleler yaptırmayı duşunmem. Ufak tefek bakımlar, dokunuşlar oluyor ama mesela botoks bana gore değil, çunku ifademi değiştiriyor. Kendi adıma botoksa kesinlikle karşıyım, başkalarına yakışabilir ama bana yakışmıyor.

ÖNCE KENDİ İÇİMİZDEKİ ŞEYTANI TAŞLAMALIYIZ

Hayvan haklar ı hakkında neler soylemek istersiniz?

- Aslında bu hayvan hakkı değil, yaşam hakkı... Butun canlıların, yaratılmış butun varlıkların yaşamaya hakkı var. Biz insanlar duşunebilen varlıklar olduğumuz için, bu anlamdaki sorumluluğumuz daha buyuk.

Onların yaşam alanlarını bozuyoruz, once evcilleştirip sonra aç bırakıyoruz, şiddet uyguluyoruz. Örgutlu şiddet yani duşunerek, bilerek ve isteyerek şiddet, sadece insandan çıkıyor.

Bu duyars ızlık çok vahim boyutlara ulaşmadı mı?

- Hem de nasıl. Duşunun, sadece ve sadece arıların nesli tukense, 3 ay içinde dunyada değil insan, tek bir yaprak bile canlı kalmaz. Yaşam biter. Ekolojik sistem çoker çunku. Diğer yandan insanın nesli tukense, 300 yıl içinde sistem al baştan kendini yeniler ve sanki insan hiç olmamış gibi her şey eski haline doner. Bunu bir irdelemek gerek.

Nerede hata yap ıyoruz?

- En buyuk yanlış "Bu dunya benim için yaratıldı, her şeyin sahibi benim" duşuncesi. Boyle bir şey yok. Bu dunya yaratıldı, biz de bu yaratılan dunyanın en sorumluluk sahibi olması gereken parçasıyız. İnsan "Sahibi değil parçasıyız"ı içselleştirse, zaten diğer canlıların yaşam hakkına da saygı duyar. Toprak bize ait değil, biz toprağa aidiz.

Bu beden bile bizim değil. Bedeni emanet aldık, olduğumuz zaman ustumuzden bu elbiseyi çıkaracağız, beden toprağa karışacak ve başka bir canlının beslenme kaynağı olacak. Dolayısıyla "orası benim, şurası bizim, sen git" durumu sadece çok duşunen yaratığın egosudur...

Bu egoyu bir
şekilde yonetmeyi başaramazsak, kıyamet surecine girdiğimizin resmidir! Önce kendi içimizdeki şeytanı taşlamamız gerek.

SON 24 SAATTE YA ŞANANLAR