Özet (TL;DR) @ 2018-07-16 08:58:52.700776: 14 yıl sonra yine bir Nick Cave and The Bad Seeds konserinin kapısındayım. Yine herkes orada... Bir zamanlar birlikte düşündüğüm, ürettiğim, çalıştığım, hayal kurduğum, sevdiğim herkes... Şimdi…
Fotoğraflar: MUHSİN AKGÜN

Jaz Festivali'nin 25 yılı, benim de biraz muzikli tarihim gibi... Hayatımdaki
belli başlı meseleleri bile o yılın konserlerini kerteriz alarak hatırlarım
hep. "PJ
Harvey'nin geldiği yıldı, Rufus Wainwright konserinden sonraydı" gibi.
Festivali ilk yılından bu yana takip ediyorum diyeceğim ama 'daha şu
kadarcıkkenden' bu yana damıtılmış bir muzik zevkim olduğunu ima ettiğim
sanılmasın. Mesleki hayatım, başından bu yana
İKSV'nin yanında yoresinde
geçtiğinden... 25 yıl once bu zamanlar, TRT İstanbul'da, kultur-sanat
servisinde staj yapan bir oğrenciydim. Beni ilk gonderdikleri iş, ilk Caz
Festivali konserlerinden biriydi. O gun bugundur, festivalden bir şeyler
oğreniyorum.
Ü lke, tum dunyaya kollarını açmış gibiydi
Bu yılın başında İKSV'den Ayşen Gurkan arayıp meraklandırmaya çalışıyor: "Bu
yıl festivale kimin geleceğine inanamazsın!" Tum bezginliğimle, "Şu saatten
sonra aklımı başımdan alacak uç kişi var ama Cohen ile Bowie oldu. Nick
Cave mi" diye soruyorum.
Karşı tarafta kısa bir sessizlik... Surprizi korumaya çalışan Ayşen konuyu
değiştiriyor. O kadar bezginim ki fark etmiyorum bile. Bir-iki hafta sonra
herkesle birlikte oğreniyorum bu yılın surprizinin Nick Cave and The
Bad Seeds
olduğunu. Sonraki altı ay, ulkeye daha pek çok şeyle birlikte Nick Cave'in de
gelmesini bekleyerek geçiyor.
Nick Cave and The Bad Seeds 'i daha once İstanbul Harbiye'deki Açıkhava
Tiyatrosu'nda iki kez izledim; 2001 ve 2004 konserlerinde. Kendimi pek çokları
gibi dunyanın merkezinde hissettiğim zamanlardı. Herkes İstanbul'a geliyor,
İstanbul'u merak ediyordu. Ülke sanki tum dunyaya kollarını açmış gibiydi, AB
ile uyum ve anayasa paketleri birbiri ardına Meclis'ten geçiyordu. Her şeyin
mumkun olduğu (en azından bize oyle geldiği), ozgurluğun tadına baktığımız
yıllardı. 2001 konserini bir tur yerden yukseliş gibi hatırlıyorum. Bir
esriklik hali... O zaman da Hurriyet'te çalışıyordum, gazeteden kalabalık bir
grup halinde konsere gitmiş, diğer tanıdıklarla da konser alanında
buluşmuştuk. Geriye donup bakınca fark ediyorum yureğimdeki hafifliği. Nick
Cave'in midenize yumruk gibi inen muziğini bir kenara koyarsak tabii.
9 bin ki şi birlikte
yas tutuyoruz sanki
14 yıl sonra yine Nick Cave and The Bad
Seeds
dinlemek için yola çıkıyorum. Adres bu kez KuçukÇiftlik Park. Artık ayakta
konser izlemek gozumde buyuyor. Zaten gittiğim konserlerin sayısı da azaldı.
Yureğimdeki ağırlığı yuklenip muzik dinlemeye gitmek zor geliyor. Sahneyi
onumde duran kişinin gozume soktuğu cep telefonu ekranından gormek, arkamda
duranların sohbetini dinlemek zorunda kalmak sinirimi bozuyor. Ama Nick Cave
çağırdıysa gidilir, iki elim kanda olsa bile...14 yıl sonra yine Nick Cave
dinlemeye gidiyorum. Her dinleyişimde içimi acıtan bu adam, uç yıl once oğlunu
kaybetti. Konserin setlist'i buyuk olçude oğlu Arthur'un çok erken gidişinin
ardından yayımladığı 'Skeleton Tree' albumunden oluşuyor. O her ne kadar,
albumdeki şarkıların ailesinin başına gelen trajediden once yazılmış olduğunu
soylese de, 'Distant Sky' ilahi gibi, ağıt gibi: "Gidelim şimdi benim sevgili
yoldaşım, uzaktaki gokyuzu için yola çıkalım... Bize tanrılarımızın bizden
uzun yaşayacağını soylediler, bize hayallerimizin bizden uzun yaşayacağını
soylediler ama yalan soylediler..." Konserde başıma geleceklerden
korkuyorum.14 yıl sonra yine bir Nick Cave and The Bad Seeds konserinin
kapısındayım. Yine herkes orada... Bir zamanlar birlikte duşunduğum,
urettiğim, çalıştığım, hayal kurduğum, sevdiğim herkes... Şimdi merkezin
dışında kalmış tum meslektaşlarım, bana bu mesleği oğretenler, bana Nick
Cave'i oğretenler, konuşmadan anlaştıklarım... O kapının onunde buluşuyoruz,
kucaklaşıyoruz. Bir duğun veya cenaze buluşması gibi... Hangisi,
kestiremiyorum. Sanki 14 yıl geçmemiş gibi, sanki bu surede olan hiçbir şey
olmamış gibi...Konserde bizi nelerin beklediğini, geçen hafta Hurriyet
Pazar'da altı ay onceki Atina konserini kaleme alan Kanat Atkaya'nın
yazısından az çok biliyorum. "Konserden çok bir ayin gibi" demişti Kanat.
Konserin daha ilk şarkısı 'Jesus Alone'u soylemeye başladığında gozumden
yaşlar boşanıyor. Ölmemiş bir olunun yasını tutar gibi... Sahnede gorduğum, 14
yıl onceki Nick Cave değil. Öfkeli bir mesih var karşımda. KuçukÇiftlik Park'ı
dolduran 9 bin kişi hep birlikte yas tutuyoruz sanki. Benim gibi sahne onunde
bulunan şanslılar, bir mucize gerçekleştirecekmiş gibi ona dokunmaya
çalışıyor; kah nota sehpasına tekme savuran, kah dizlerinin uzerine çoken
adama... Havarilerine "Bu benim etim, bu benim kanım" diyen İsa gibi kendini
seyircisinin kollarına bırakıyor. Tum eller ona uzanıyor. 'Do You Love Me'yi
soylerken seyircisinin sevgisini tek tek teyit ediyor, hepimizi sevdiğini
soyluyor. Sahneden uzak olmama rağmen bir anda yanımdaki yukseltinin uzerinde
beliriveriyor, sol elime dokunuyor. Ya da ben dokunmak için fizik kurallarına
aykırı biçimde uzanıyorum, gerçekten hatırlamıyorum.
Kendimi bor çlu hissediyorum
Üzerindeki tişortu, gomleği çıkarıp uzatanlar oluyor. Terini silip geri veriyor, kutsuyormuş gibi. Ellerine kapananlar, uzattığı mikrofona "Bu gerçekten oluyor mu" diye haykıranlar... Hep birlikte efsunlanmış, bir mucize izliyoruz. Bir an bile gozumu yuzunden ayırmadan, parça bitişlerinde alkışlamayı bile unutarak izliyorum tum konseri. Ayakta konser izlemek gozumde buyurken biraz daha iyi gorebileyim diye iki saate yakın parmaklarımın ucunda duruyorum. Yaklaşık iki saat suren konserden sonra alanın boşalması bir saat suruyor, kimse bırakıp gidemiyor. Konserden ağır yaralı çıkıyoruz ama yureğime 14 yıl onceki gibi bir hafiflik hissi gelip yerleşiyor. Uzun zamandır hissetmediğim bir şey... Yaşadığımı, kim olduğumu hatırlıyorum sanki, her şey hala mumkun sanki... Tek bir konserin, -ertesi sabah her şeyin eski haline doneceğini bilsen de- insanı bu kadar değiştirmesi mumkun mu? Etrafıma aptal bir gulumsemeyle bakarken İKSV Medya İlişkileri Direktoru Ayşe Bulutgil'i goruyorum. Yanına gidip bana bir adres bulmasını, Nick Cave ile 'Kotu Tohumlar'a teşekkur etmem gerektiğini, mektup yazacağımı soyluyorum. Kendimi borçlu hissediyorum. Sonra oturup bu yazıyı yazıyorum. Teşekkurler Nick Cave, hatırlattıkların için...
Üzerindeki tişortu çıkarıp uzatanlar oluyor. Terini silip geri veriyor,
kutsuyormuş gibi. Ellerine kapananlar, uzattığı
mikrofona "Bu gerçekten oluyor mu" diye haykıranlar... Hep birlikte
efsunlanmış, bir mucize izliyoruz.

Yorumlar
Yorum için giriş yap veya kaydol.
Henüz yorum yok — ilk sen yaz.