Özet (TL;DR) @ 2018-05-27 18:29:19.980211: İyi bir basketbol izleyicisi değil ama sıkı bir Fenerli olarak, geçen hafta sonu oynanan EuroLeague Final Four maçlarını yerinde takip ettim. Belki de kendimi o kadar kaptırmadığım için, ‘beyaz şehir’…
Basketboldan anlamam. Sadece çocukken meraklıydım, annemle maçlara bile giderdim.
1988'de Spor Sergi Sarayı'nda orada tek bir taraftarı olmayan Çukurova'ya son saniye uçluğuyle elenip yine şampiyon olamayınca işler değişti.
Ertesi g un gazetelerde çıkan 'ağlayan çocuk' fotoğrafımın yarattığı travmayla basketbola genç yaşta veda ettim. Şimdi bile maçların son iki-uç dakikasını izleyebiliyorum, sıkılıyorum.
Zaten iyi bir sporsever sayılmam. Basketbol, tenis izleyen insanları anlamam... "Ben koşu yarışı ya da Tour de France seyrediyorum" diyene, aklından kuşku duyarak bakarım.
Benim spor anlay ışım farklıdır. Mesela çocukken uydu anten uzerinden pankreas izlerdim. Hulk Hogan, 'Wrestlemania VI' finalinde Ultimate Warrior'a yenildiğinde hungur hungur ağlamıştım.
Eurosport uyduda çekmemeye başlayınca, mahallenin cevval erotik filmcisiyle anlaşıp pankreas kasetleri getirtmeye başladım.
Pankreas d ışında beğeniyle takip ettiğim diğer spor branşı, bilardodur.
Ama İngilizlerin aristokrat snooker'ı değil, bizdeki kahvelerde bile dudak bukulen Amerikan bilardosu.
Efren Reyes adlı uğursuz Filipinlinin onune geleni bayıltmasını tekrar tekrar izleyebilirim.
Ama bu iki nezih spor dalını saymazsak, ben en vasıfsızından futbol seyircisiyim. Kendimi bulduğum tartışma programı 'Beyaz Futbol', duygularıma tercuman yorumcu ve kanaat onderim Abdulkerim Durmaz'dır (evet, Fenerliyim).
Demek istedi ğim şu... FIBA beni tanısa, Final Four'a girmeme musaade etmezdi.
"O zaman ne işin vardı" diye soracaksınız...
Galatasaray'ın şampiyonluğunu ilan edeceği hafta sonu, empati duygusu ve insani ozellikleri yerlerde surunen en yakın arkadaşımdan ve kalitesiz kardeşinden alabildiğine uzaklaşmaktı amacım.
Bu ikilinin sapkın bir erotizm damarından beslenen garip saldırılarından kaçabilmekti...
**Hem TC s ınırları dışında olacak hem de olası bir Avrupa şampiyonluğu durumunda başarının ışığına sığınacaktım.
Nefis yar ıfinal
**
Sabah 10.00 gibi havaalan ındayım. Her yer Fenerli dolu. Necil'le buluşup uçağa biniyoruz.
Spor basınının en cool isimlerinden, Fanatik Gazetesi Genel Yayın Yonetmeni sevgili Necil Ülgen...
İlk stajımı onun yanında yapmıştım. Beni acımasızca ezerek meslekten soğutmaya çalışmış ama maalesef başaramamıştı. En azından denediği için yeri ayrıdır gonlumde.
1 saat 20 dakikal ık uçuş sonrası yemyeşil ormanın içinde Belgrad gorunuyor.
Tuna ve Sava nehirlerinin buluştuğu kıvrımda katedral, taş kopruler var. Nehrin uzerinde kanolar, plajlar...
Belgrad 'beyaz şehir' demek ama burası yemyeşil.
Hafif puslu hava, geniş caddeler, dev binalar, parklar, guzel insanlar...
Buram buram sosyalizm nostaljisi...
Tam Milan Kundera ambiyansı derken, otelin hemen yanında karşımıza çıkan Halkbank gokdeleni, havadaki libidoyu sıfırlıyor.
Ak şam, yarıfinal için Stark Arena'dayız.
Litvanya gerçek bir basketbol ulkesi... Zalgiris de çok diri bir takım. 1999'da EuroLeague şampiyonlukları bile var. Efsanevi Sabonis'in memleketi...
Ama nefis bir mucadele sonrası alıyoruz maçı. Finaldeyiz! Zafer sonrası binlerce Fenerli, Belgrad gecelerine akıyor.
Ve kar şımızda deplasmandaki Turk erkeği...
Bu fenomen, değil National Geographic'e, Sir David Attenborough'nun BBC belgesellerine konu olur.
İ çim cız ederek izledim.
Hanımlar, baştan soyleyeyim: Korkacak bir şey yok.
Alain Delon gelse, binlerce erkeğin orklar gibi istila ettiği bu sevimli Avrupa koşesinde en ufak bir şansı olamaz!
Sanki Tuna Nehri'nden taşan bir erkek seli...
Her yerden akın akın, çağıl çağıl Fenerli erkek geliyor.� Bir ara haritaya bakt ım, en yakın kent neredeyse oraya kaçsak diye...
Sırp kızları zaten acayip havalı, burnundan kıl aldırmıyor. Bizim yalı ve bozkır çapkınları çok bozuluyor bu işe. Birinin "İnsan biraz açık goruşlu olur. Bu ne vizyonsuzluktur!" dediğini duydu bu kulaklar.
Farklı yontemler deniyorlar. Kalabalık erkek bireylerin birbirini ekmeye çalıştığını, şanslarını kuçuk gruplara bolunerek denediğini gozlemledim.
Sırp kızlarının "Şimdi aşka doyabiliriz" demesini bekleyen bu kimseler yine sukut-u hayale uğrayınca, gruplar yeniden buluştu, dostluklar onarıldı.
T um bu gelişmeleri uzaktan ve kaygıyla takip ettim. Evli ve mutlu olduğum için defalarca şukrettim.
' Beyaz şehir' keşfi
Cumartesi sabahı şehri keşfe çıkıyoruz. Sanki 1970 'lerde, Tito'nun Yugoslavya'sındayız.
Hotel Slavija'nın altında eski tarz bir casino, adı Havana Gambling.
Troleybusten çizgili eşofman altı, gobeği açık bırakan tişortuyle guzeller guzeli bir kız iniyor.
Her sokakta sıra sıra çınar ve meşe ağaçları... Hepsi tatlı tatlı nehre uzanıyor. Kuş sesleri, çimlerde, banklarda piknik yapan insanlar... Herkes kibar mı kibar, gulumsuyor.
NATO 'nun bu şehre uçakla bomba atmış olması inanılmaz geliyor. Bu insanların çok yakın bir geçmişte birbirini baltalarla, canlı canlı yakarak oldurmuş olması da... Ne tuhaf bir yaratık insan...
O akşam Belgrad'da Kızılyıldız'ın şampiyonluk kutlamaları var.
Taş koprunun uzerinde buluşan yuzlerce taraftar ellerindeki meşaleleri yakıyor. Şehir o kırmızı, pembe meşalelerle aydınlanıyor. Muazzam bir goruntu...
Ve Turkiye'den de korktuğum haber geliyor: Galatasaray şampiyon.
Bizimkilerden mesaj: "Sen kim, basketbol kim! Basket topunu gorsen karpuz zannedersin! Kurek, hentbol maçına da git!"
Ama biliyorum ki yarın birer Real Madrid taraftarı olarak sinsi sinsi televizyonun başına uşuşecekler. Bu ma çı kaybetmemeliyiz.
Final sabah ı
Maç sabahı ilk iş, Yugoslavya Tarihi Muzesi'nde Tito'nun mozolesini ziyaret etmek.
1980'de Tito olduğunde annem ve babam gozyaşları içinde beni havaya kaldırıp selam verdirmiş.
Yugoslavya mucizesinin yarat ıcısı kahraman Tito mu, yoksa bir diktator mu?
Çok sofistike bir analize gerek yok. O oldu ve herkes birbirini gırtlakladı!
Çiçeğimi bırakıp Instagram'ımda yer açıyorum. Kapitalist arkadaşım Ari ise Komunist Parti amblemini, kızıl yıldızı goruyor ve kaşı gozu atmaya başlıyor. Neredeyse "Çıkarın beni buradan!" diye bağıracak.
Onun aklında akşamki finale daha iyi bir bilet bulmak var. Daha onde, herkesten onde...
Y uzlerce euro daha odeyerek VIP'e girmek istiyor. "Neden?" diye soruyorum, "İş hayatındaki başarısızlığımı maçı en on sıradan izleyerek telafi etmek istiyorum" diyor. En azından durust.
Birçok kişi bu psikolojide. Ellerinde olsa bench'e oturacak, sahaya girecek, orta sahada puro yakacaklar.
Bir şekilde VIP'te yer buluyoruz. Hemen onumuzde, saha içinde, yoneticiler, takımın sponsoru Ferit Şahenk, işadamı Levent Kızıl var.
Bir de Ertu ğrul Özkok gozume çarpıyor.
Saha içinde ayağa kalkmak, tezahurat yapmak, gıkını çıkarmak yasak. Kendini kontrol edemeyen yoneticilere ceza geliyormuş.
Bizim trib un ise VIP filan ama yalandan. Hepsi birer holigan. Durmadan bağıran, kendini sağa sola fırlatan, son derece rahatsız bir ekip. Daha maç başlamadan herkesin sesi kısılmış.
Ertuğrul Abi'ye el sallayıp merhaba diyeceğim ama onu utandırmaktan çekiniyorum. Adam Mariinsky'de opera izlemeye gelmiş gibi. Grantuvalet, ceketten mendili akıtmış, en ondeki yerini almış.
Biz ise kan ter içinde histeri krizi geçiriyoruz, Sırp polisinden cop yememiz an meselesi.
Ve final...
Stad ın 10'da 9'u Fenerbahçeli. Her yer sapsarı. Madrid tribununde 300-400 kişi ya var ya yok.
Buna biraz bozuluyoruz gizli gizli ama adamlar bir hafta sonra Şampiyonlar Ligi finaline çıkacak.
Bir de duşunsenize, futbolda dunyanın en iyisisiniz ama baskette NBA diye bir şey var. İster istemez ikinci planda olmalı zaten.
Sonunda finali 5 sayıyla kaybediyoruz. Yanımda sıkı bir taraftar, çokmuş...
"Çok uzulmeyelim, Real Madrid abi adamlar" diyorum. Boş boş bakıyor bana. Hala tam çozemedim konuyu galiba.
Fener, Real 'i zaten surekli yeniyor; ikinciliğe asla sevinmiyor ve son uç yıldır finalde!
İstikrarıyla, çocukluğumuzdan beri hayranlıkla izlediğimiz Balkan, İtalyan, İspanyol basketbol geleneğinin bir parçası artık.
Kupa toreninde sunucu anons yapıyor: " Geçen senenin şampiyonu, bu yılın finalisti... Muhteşem bir Avrupalı basketbol takımı... Fenerbahçe!"
Finali 5 say ıyla kaybediyoruz. Yanımda sıkı bir taraftar, çokmuş... "Çok uzulmeyelim, Real Madrid abi" diyorum. Boş bakıyor bana. Hala çozemedim konuyu galiba.
Real Madrid 'le şampiyonluğa ulaşan ve MVP seçilen Luka Doncic, maçta giydiği formayı Yugoslav basketbol efsanesi Drazen Petrovic Muzesi'ne armağan etti. Çok içime dokundu nedense...

Yorumlar
Yorum için giriş yap veya kaydol.
Henüz yorum yok — ilk sen yaz.