Özet (TL;DR) @ 2018-03-25 09:38:26.624578: Avrupa’nın en büyük, dünyanın ikinci en büyük ahşap yapısı... Yapımında kullanılan keresteler Romanya’dan, kiremitler Marsilya’dan, kuzineleri Paris’ten getirildi. 1898’de, Orient Ekspres’le…
Yetimhanenin son halini belgelemek için Rum Patrikhanesi'nden izin istiyoruz. İzni verirken sıkı sıkı tembihliyorlar: "Tamam gidin ama sakın içine girmeyin, yapıya beş metreden fazla yaklaşmayın. Çokme tehlikesi var!" Koşulları kabul edip Adalar vapuruna atlıyoruz. Niyetimiz, 'Tehlike Altındaki 7 Kulturel Miras' listesine giren bu muhteşem yapının ne halde olduğunu bir drone yardımıyla goruntulemek.
Yetimhanenin 1985'ten bu yana bekçiliğini yapan Erol Baytaş, kopeğiyle birlikte karşılıyor kapıda. Ondan once babası, bu gorevi 20 sene yurutmuş. Erol Bey'in çocukluğu hep yetimhane arazisinde geçmiş. Bodrumundan çatı arasına kadar her yeri adım adım biliyor, tanıyor. Evi de aynı arazinin içinde. Tam 33 yıldır kimseyi içeri sokmuyor. Hem binayı hem de adayı korumak için... "Mazallah bu binada yangın çıkarsa tum ada yanar. İki kopeğim var, onlar da yardımcı oluyor. Artık duvarın uzerinden içeri bakanın niyeti iyi mi kotu mu bir goruşte anlıyorum. Teknoloji geliştiğinden beri çok değişti her şey. İnsanlar cep telefonlarıyla, drone'larıyla surekli çekim yapıyor. Aya Yorgi Tepesi'nden buraya drone yollayan oldu. Geçen sene, bir gece yarısı YouTuber'lar bahçeye girdi, bu sefer onları kopeklerden kurtarmak zorunda kaldım. Guvenlik tedbirlerini surekli artırmak zorunda kalıyorum. En son duvarların uzerine jiletli tel koymak zorunda kaldık. İnsanlardan korudum ama maalesef doğadan koruyamadım" diyor.
Uzaktan
hala gozalıcı olan yapı, yaklaştıkça huzunlu, hatta can yakıcı... Bir zamanlar
çocukların yattığı yatakların somyaları, içeri girmeye çalışanları engellemek
için ilk katların pencelerine sabitlenmiş. Pencerelerin hiçbirinde cam yok,
kiminin çerçevesi de kalmamış. Tahta panjurlar aşağı sarkmış. Çatıdan ve
cepheden dokulenler çevreye saçılmış. Hakikaten beş metreden fazla yaklaşmak
riskli çunku her an, bir kuşun kanat çırpmasıyla bile kafanıza tahta parçaları
duşebilir. Üst katların pencerelerinden, çatı arasından onlarca karga,
guvercin girip çıkıyor.
Ç atıdan geriye pek
bir şey kalmamışEtrafını dolaşmaya başlayınca hasarın boyutları da ortaya çıkmaya başlıyor. Bir zamanlar kızlar yatakhanesi olan bolumun cephesinde çokmeler var, dışarıdan bakınca dosdoğru içeriyi gorebiliyorsunuz. Kumarhane olarak planlanan, tiyatro salonu olarak kullanılan, bir koşesinde hala bir piyanonun bulunduğu buyuk salonu da dışarıdan gormek mumkun. Cephede oyle buyuk boşluklar açılmış ki, drone'u buralardan içeri yollayıp merdivenlere kadar goruntu alabiliyoruz. Dokunsam, yapımında meşe, kestane ve çam ağacı kullanılan bu koca ahşap yapı inleyecek gibi geliyor.
Çatıdan goruntulemek istiyoruz ancak çatı namına pek bir şey kalmadığı ortaya çıkıyor. Bu kultur mirasını yağmurdan, doludan, kardan koruyan hiçbir şey kalmamış. Su, dort katı geçip buyuk salona kadar iniyor.
Erol
Baytaş, 15 yıl oncesine kadar içeri girmenin guvenli olduğunu anlatıyor: "Çatı
30 yıl evvel çurumeye başladı. Şu anda neredeyse hiç çatı yok. Bir kışı daha
çıkarabilir mi bilmiyorum. Ana taşıyıcılar su almaya başladı. Ana salon yağmur
yağdığında su doluyor. Yetimhanenin içinde hala karyolalar, bir odada çocuk
ayakkabıları var. Ders sıralarının bir kısmı da duruyor." Mutfaktaki
kuzinelerin ne kadar muhteşem olduğunu duyuyoruz ancak içeri girip kendi
gozlerimizle gormek mumkun olmuyor.
' Önemli bolumunu kurtarabiliriz'
Beş yıl oncesine kadar, vaktiyle burada kalmış olanlar ziyarete gelip anılarını anlatıyormuş. Buradan ayrılan son neslin de yaşlanmasıyla ziyaretçi sayısı azalmış. Baytaş'a gore yapıya en çok zarar veren, çatıdan giren yağmur ile gunbatısı ve karayel ruzgarları. Ön saçakları hep gunbatısı sokup atmış. İsa Tepesi lodos ve gundoğusu da alıyor ama bu bir yandan avantaj; tum yonlerden ruzgar aldığı için yağmurda ıslansa bile hemen kuruyor.
İstanbul Rum Patrikhanesi teknik ofis sorumlusu ve mimar Apostol Poridis, yetimhanenin sadece Rum Cemaati için değil, tum toplum için onemli, kıymetli bir yapı olduğunun altını çiziyor: "Turkiye kulturune, Osmanlı'dan kalan bir mirastır. Mimarisi, ayrı donemde Adalar'da yapılan diğer sivil mimari orneklerinden farklıdır. Çoğu eklektik uslupta yapılmış, ahşap binalardır. Yetimhane binası onlara gore çok daha yalın bir mimariye sahip. Hiç detay yok. Silueti uzaktan baktığınızda çok guzel. Onun da ozelliği bu. Bu yalın mimari de aslında geleneksel Osmanlı-Turk mimarisinden bir etkilenme diyebiliriz. Balkanlar'da, Batı Anadolu'da gorduğumuz mimarinin etkileri var.

1999 depreminden sonra durumu daha hızlı kotuleşmeye başladı. Çatısı zaten en hassas noktası. Deprem olduğunda 35 yıldır boştu, ufak tefek hasarlar biraz daha buyudu. Zaten bir yerden sonra hasar aritmetik olarak değil geometrik olarak artmaya başlıyor. Şu anda geometrik geri sayımdayız. 2003'te yazdığım bir rapora baktım, onlem alınmazsa beş sene sonra buyuk sorun olacak yazmışım. En son 4-5 sene evvel girdim içine ve en ust katına kadar çıkabildim. Europa Nostra'nın listesine girmesi, yapının kurtulma olasılığını artırdı elbette. Ancak daha ne zaman, nasıl restore edileceği, bunun için gerekli fonun nasıl sağlanacağı somut değil. Ancak acilen su ile teması kesilmeli. Restorasyonu sonrası dinlerarası diyalog merkezi ve çevre bilinci eksenli bir araştırma enstitusu olması uzerine duşunceler var. Dunya mirası olan bir binayı ona yakışır işlevlerle kullanmak gerekir. Hemen bugun restorasyona başlansa onemli bir bolumunu orijinal haliyle kurtarabileceğimizi duşunuyorum."
Otel olarak yap ıldı ama hiç açılmadı
Buyukada Rum Yetimhanesi'nin hikayesi, imparatorluk başkenti İstanbul'u Viyana ve Paris'e bağlayacak demiryolu projesinin hayata geçirilmesi ile başlıyor. Viyana'dan kalkan tren, 12 Ağustos 1888'de İstanbul'a ilk yolcularını indirdiğinde, 'Prinkipo Palas'ın da kaderi çizilmeye başlıyor. Orient Ekspres, zamanının en populer hatlarından biri haline geliyor ve seyyahların konuklaması için oteller inşa edilmesi gerekiyor. Boylece İstanbul'un onemli mimarı Alexander Vallaury'ye, Buyukada'da yazlık bir otel yapma işi veriliyor. Karakoy'deki Osmanlı Bankası, Beyoğlu Pera Palas ve Markiz Pastanesi ile eski Haydarpaşa Lisesi gibi kentin sembol yapılarının mimarı olan Vallaury, 1898-99 yılları arasında Prinkipo Palas'ı, 206 odalı luks bir otel ve kumarhane olarak inşa ediyor.

Buyukada'nın 206 metre yuksekliğindeki İsa Tepesi'nden 120 yıldır Marmara Denizi'ne bakan bu dev ahşap yapı, Prinkipo Palas olarak yukseldi ama hiçbir zaman kapılarını otel ve kumarhane muşterileri için açamadı. İnşaata izin veren Padişah II. Abdulhamit, otel olarak işletilmesine sonradan izin vermedi. Sebebine ilişkin rivayet muhtelif. 1900'lerin başında Eleni Zarifi tarafından satın alınan otel, yetimhane olarak kullanılması şartıyla İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi'ne bağışlandı. 21 Mayıs 1903'teki açılışa II. Abdulhamit de katıldı, hatta bağışta bulundu. Arada patlak veren savaşlar sırasında farklı amaçlarla kullanılsa da, 1964'te kapanana kadar yetimhane işlevini surdurdu yapı. Bahçesindeki daha kuçuk yapı ise ilkokul olarak kullanıldı. Kıbrıs olayları nedeniyle kapatıldığı tarihe kadar yaklaşık 5 bin 750 çocuğun evi oldu. Yetimhanenin mulkiyeti ile ilgili tartışmalar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM), 15 Haziran 2010'da yapının Rum Patrikhanesi'ne devredilmesi kararıyla sonuçlandı. Ancak 1964'ten itibaren çivi bile çakılmayan bina, çoktan kullanılamaz hale gelmişti.
Yorumlar
Yorum için giriş yap veya kaydol.
Henüz yorum yok — ilk sen yaz.