Özet (TL;DR) @ 2018-02-22 09:04:34.217887: Bir İspanyol fırtınası esti. Esmeye devam ediyor. Zenginler için kullandığımız “para basıyor” deyiminin -en azından bir dizide- gerçeğe dönüşmüş halini izlemek, biz maaşlı çalışanlar için bulunmaz…



21 Şubat 2018 Çarşamba

Dizileri İngilizce izlemeye alışmışım. Bu durum başka dillere olan açlığımı artırmasının yanı sıra diğer dillere onyargılı yaklaşmama neden oldu. Bu sadece bana olmadı tabi. Ancak bir şeyi unutmuştum. İspanyolca ateşin, dansın, acının, kederin, bir olmanın diliydi. Ve bu dil bana ne kadar uzak olabilirdi?

Bir soyguncu çetesinin liderinin adı ne olabilir? Bu dizide "Profesor". Uzman olduğun şeyin profesoru de olabilirsin di mi? Benim kendisine saygım sonsuz. Anarşist bir babanın oğlundan son isteği, hiçbir açığı bulunmayan, ustun zeka urunu bir soygunu gerçekleştirmekse, o oğula duşen sorumluluk sahibi biri olup harekete geçmektir. Bu yanıyla biz yarı idealistleri ele geçiren Profesor, "kimseden çalmayacağız, kendi paramızı basacağız" onermesiyle "hırsız değiliz, hiç birimiz" rehavetini hem ekip arkadaşlarına hem de onları sevimli bulan biz izleyicilere aşılamış oldu.

Profesor olmak çok zordu. Ülkenin en iyi kanun kaçaklarını bulacak, onlara planı anlatacak, aklı havada olanlara ozellikle anlatacak, birbirinden gece ile gunduz kadar farklı insanları kaynaştıracak, o insanların kalbine, bunyelerinde zerresi bulunmayan "guven" duygusunu ekecek vs vs... Tabi ki pratik, teori kadar mukemmel değildir. Dunyanın en guzel planını ancak şehirler yerle bir edebilir!

Berlin artık sadece bir şehir değil. Yani, kimlikleri açığa çıkmasın diye şehir isimleri alan kanun kaçakçıları sayesinde artık o şehirler sadece şehir değil. Berlin, Tokyo, Rio, Nairobi, Denver, Moskova, Oslo, Helsinki! Şehirlerin kendisi bu kadar renkli değildir, inanın!

BERLIN (Pedro Alonso): Soğuk, karanlık, çekici, iletişim gucu yerinde, yeraltında saklı bir hayatı barındıran, ikinci lider.

TOKYO (Úrsula Corbero): Renkli, içinden geleni yaşayan, suprizli, ofkeli bir kadın.

RIO (Miguel Herran): Gençliğin pınarını ruhundan akıtan, bilgisayar dehası.

NAIROBI (Alba Flores): Sonuca odaklı, guven duygusu en gelişmiş olanı, anne.

DENVER (Jaime Menendez Lorente): Deli, cahil, her turlu belaya bulaşmış, ama bir şekilde ekibin en temizi.

MOSKOV (Paco Tous): Denver'in babası, oğluna sahip çıkmanın en kolay yolunun onu da ekibe dahil etmekten geçtiğine inanan fedakar baba.

HELSINKI (Darco Peric): Yeryuzunun en eşcinsel gorunmeyen eşcinseli. Hep savaşmış. Hem savaşmış hem de hemşirelik yapmış.

OSLO (Roberto Garcia Ruiz): Helsinki'nin en yakını. Gerekli olmadıkça hiç konuşmuyor. Yani konuşmuyor.

Saydığım ekibin uyelerini canlandıran oyunculardan sadece Tokyo yani Ursula Corbero'nun milyonluk takipçisi var. Diğerleri mutevazi takipçileriyle munzevi bir hayat suruyor. Yine de ulkemde çokça sevilen karakterler, sosyal medya sayfalarından "Turkıye, sizı sevyorm" gibi mesajlar da paylaşmıyor değil. Karmaşayı severiz biz. 8 asi soyguncunun varlığı yetmezmiş gibi, onlarca rehinenin de yer aldığı darphane soygununu izlemek, kaosun yanı sıra kolay yoldan para kazanmakla da ilgili biraz. Tabi bu iş, yine başa donersek ancak bir Profesor'un ve guçlu bir Berlin'in varlığıyla sağlanabilir. Peki Dunyanın en guzel planını ancak şehirler nasıl yerle bir edebilir? Tabi ki "aşk"la!

Hala izlemeyen birileri varsa diye spoiler ruzgarından kaçınarak çok da supriz olmayan bir açıklama yapıp, her işi bozabilecek tek guçlu duygunun "aşk" olduğunu soyleyebilirim. Yarınını duşunmeyen soyguncular için, "gelecek"; olmekten korkan ve çıkış yolu arayan rehineler için "şimdi" aşk demek. Kocaman bir darphanede zamanı unutan insanları ayakta tutabilecek tek duygu "aşk". Bu ulvi duygular denizinde kendimizi kandırmayalım. Babalar gibi aşk yaşayan da var ekipte. Afişe olan aşıklar, Stockholm sendromu yaşadığını duşunenler, kendini kandıranlar, baba olacaklar... Hepsinin birer donmedolap gibi izleyeni başdondurucu bir şekilde sarstığı aşk hikayelerinin en onemlisi ise Profesor ve mufettiş arasında yaşananı. Çunku en plansızı, en yalancısı, en tutkulusu, en risklisi, en guzeli, en sadesi ve tabi ki en tehlikelisi!

Dolgun vucudu, kusurlu yuz hatları, tek başına onca erkeğin arasında var olmaya çalışan, içindeki yumuşacık kadını saklamak zorunda kalan ve bundan sonraki zamanını Profesor'u ve ekibini yakalamaya adayan Mufettiş Raquel... Bence dizinin en guzel ve en ozel kadını. (Tokyo'nun muazzam vucuduna duyduğum haseti saymazsak). O aşkı izlerken yeryuzunde tek bir doğru olamayacağını duşunup durdum. Biri duzenin diğeri kaosun lideri. Birbiri içinde eriyen ying ve yang. İyi ve kotunun surekli yer değiştirdiği bir tahterevalli. "Kimin tarafındasın?" diye sorarsanız, size cevabım Profesor'un "para" ile ilgili konuşmasında gizlidir. Yumruklarımı sıkarak izlediğim o sahne, butun dizinin ozetidir.

Kırmızı tulumlu, Salvador Dali maskeli, cephaneli 8 şehir. Her biri kalbinde bir hikaye taşıyan rehineler. Polisler, uzmanlar, paralar, para basan makineler, tuneller, çatışmalar, olumler, sevişmeler... "La Casa De Papel" hayatta kalmanın inceliklerini anlatan bir manifestodur.

Bir arada olmak için onyargıları yıkmak gerektiğini soyleyen bir ozeleştiridir. "Aşk"ın gorunmez bir sozleşme olduğunu ve iki taraf da durust olduğunda gerçek aşkın tum dunyayı aydınlatacağına duyulan inançtır. Hepsinden ote, bir dizi olduğu gerçeğine donersek, bence yılın en iyi işlerinden biridir.