Özet (TL;DR) @ 2018-02-15 09:36:17.081373: Ümit Ünal'ın 16 Şubat’ta vizyona girecek olan çalışması “Sofra Sırları” anlatılmaz yaşanır türden bir film. Hem duygusal, hem komik. Klasik Yeşilçam’ın günümüze uyarlanmış hali sanki... O kadar çok…



24.Adana Film Festivali Ulusal Yarışma bolumunde seyirci ile buluşan ve onlardan buyuk alkış toplayan "Sofra Sırları", bu başarısını 7.Malatya Film Festivalinde de surdurerek 'Kemal Sunal  Halk Ödulu'nun sahibi oldu. Biz de bu başarıya destek vermek için filmin yazarı ve yonetmeni Ümit Ünal ile beraber eğlenceli ve samimi bir soyleşi yaptık.

- Bu film bana "Arabesk" filmini hatırlattı. Orada insanları cezalandıran bir şeytan vardı, burada da Neslihan karakteri var. Aynı o filmde olduğu gibi ironi ile mizah had safhada ve olum ile yaşam arasındaki ince çizgide, film rotasını farklı bir yone çeviriyor. Acaba "Arabesk" filmi size ilham olmuş olabilir mi?
-  "Arabesk" belki direkt ilham olmamıştır, ama eski ustalarımdan mutlaka bir şeyler kalmıştır. Atıf Abi ve Ertem Abi'den bu filmde bence çok şey var, çunku her ikisi de sinema dunyamın oluşmasına katkıda bulunan iki onemli yonetmen, dolayısıyla her ikisinin de karakterinden, anlatım ve senaryo tarzından, mutlaka bir şeyler vardır diye duşunuyorum. (Guluyor)

Kalbe giden yol mideden
geçince

  • T ıpkı Yeşilçam'da olduğu gibi komedi ile dram iç içe ve izleyici kendinden parçalar buluyor. İzleyiciyi bu denli etkileyen bir hikayeyle besleyip durumlardan komedi yaratmak pek kolay olmasa gerek. Bu konu hakkında ne duşunuyorsunuz?
    - Benim hayata bakışım oyle. Bu hususta, trajediyle komedinin aynı anda yaşandığını duşunuyorum. Hayat da boyle, en trajik anların içinde çok komik hadiseler olabiliyor, ya da çok komik bir hadisenin içinde trajediler yaşanabiliyor. Nereden baktığınıza bağlı. Ben filmlerimde oyle tek bir ture girmektense, hayatın renkli taraflarına dokunarak, farklı turler arasında dans etmeyi seviyorum diyebilirim. Her filmimde aslında en acıklı durumlarda, birden komik bir şey soylenir, bu durum "Teyzem" filminden beri boyledir. Bu son filmim onun iyice suzulmuş hali.

- Bu sefer son filminizde b uyuk bir farklılık var, aksiyon çok fazla. Yavaş ilerlemiyor. Tam tersine bayağı hızlı ilerliyor.
- Evet. Bir parça 'populer sinema'ya goz kırpan ve populer olmaya çalışan bir film. 9'u, Ara'yı ve Nar'ı çekerken, nerdeyse seyirciyi hiç duşunmedim. "Sofra Sırları" seyirciyi, sinema ortamını ve piyasayı duşunen bir film. Dolayısıyla populer olmak istiyor. Ne kadar olabilecek, goreceğiz. Seyirci çok buyuk bir teveccuhle karşıladı. İnsanlar gelip beni tebrik etti, çok beğendiklerini soylediler. Seyreden herkes guldu ve şaşırılacak yerde şaşırdılar. Beklediğimiz tepkileri hoş bir şekilde verdiler. Bu, gişeye nasıl yansıyacak, goreceğiz.

- Beklemi ş miydiniz peki boyle olmasını, yoksa…?
-Bu, benim filme çekilmiş olan on altıncı senaryom. Yonetmen olarak da sekizinci filmim. Bir şeyler kaleme alınca insanların nasıl tepkiler vereceğini az çok tahmin edebiliyorum, ama tahminler her zaman doğru olmuyor. Aslında beklediğimiz şeyler oldu. Seyirci beklediğim tepkileri verdi. Bazen gulmelerini beklersin gulmezler, anlamalarını beklersin anlamazlar. Gerçekten filmin butununu çok iyi anladılar ve hoş tepkiler verdiler.

Kalbe giden yol mideden
geçince

-Espriler ger çekten bir hayli komik. Yanımdaki arkadaşımla birlikte bir hayli gulduk. (Guluyorlar) Tabi bir de ağladık. Neslihan karakterinin sorunlardan kaçış noktası yemekti. Sizin de kaçış noktanız yemek mi? Yani sıkılınca yemeğe mi başvuruyorsunuz, yoksa yemek sadece hobi mi, zevk mi? Haz mı ya da?

- Yemek yapmak başka bir dunya. Detaylı bir yemek hazırlarken bir sureliğine de olsa dış dunyayı unutabilirsiniz. Tabii ki o manada bir kaçış sayılabilir. Yemek de guzel, yemek yapmak da. Yemek yapmak zaten başlı başına bir kaçış gibi. Bizim kahramanımız yemeği bir kaçış, yani hayallerine kaçış olarak kullanıyor. Hayal dunyası yemeklerden ve mutfaktan oluşuyor. Benim de biraz oyle, beni bilen bilir, evde çok sık yemek yapıyorum. Dışarıda yemektense çoğu zaman yemeği kendim yapıyorum. Evde pişirdiğim yemeği, hem daha ilginç, hem de daha sağlıklı buluyorum. (Guluyor) A: Etraflıca incelediğimizde kadınların karşısındaki insanları oldurme metodu genelde yemeğe zehir katılarak gerçekleşiyor. Çunku kadın için en kolay oldurme metodu bu. Erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer nasıl olsa diyerek boyle oldurme arzusunu perdeye yansıttınız, doğru mu? Öyle mi duşundunuz?Ü: Bizim mevzumuz cinayet ve olum ama kesinlikle planlı cinayet değil. Filmin aslında bir ilham kaynağı var. "Being There" filmini hatırlar mısınız?A: Evet. Hatırlıyorum.

Ü: Peter Sellers oynamıştı. Oradaki karakter birçok kotuluğe bulaşmasına rağmen hepsinden sıyrılıp, sonunda hiçbir şey olmadan kurtuluyor oluşu benim çok hoşuma gitmişti. İlham kaynaklarından biri o filmdir. Bizim karakterimiz de cinayetlere ve olumlere sebep oluyor, seyirci de neredeyse onunla beraber duşunup, onunla beraber seviniyor. Hatta gosterimde onumuzde oturan iki hanım vardı, "Öldur! Öldur!" diye bağırıyorlardı. Yani, cinayet dediğimiz şey aslında bu karakterin başına geliyor. Özellikle ilk cinayet tasarladığı bir şey değil. Daha fazla ipucu vererek filmin surprizlerini oldurmeyeyim, ama bizim katil yemeğe zehir koyup da oldureyim diye duşunmuyor. Aslında saf bir katil. (Guluyor)

-  Hayal ve gerçek arasında bir kopru gorevi goren film kadınların metalaştırılması ve duygularının hiçe sayılmasını ortaya koyuyor. Zeki bir kadın olarak devreye giren Neslihan dışarıdan oldukça sakin ve kimse ondan şuphelenmiyor. Bir kadının bu denli gucunu kullanması ataerkil duzene bir tepki midir?

- Evet. Ataerkil bir toplumda yaşıyoruz ve kadınlar bu toplumda çok buyuk acı çekiyorlar. Kadın cinayetleri inanılmaz yoğun, biliyorsunuz. Bir de tum bu cinayetlerin otesinde, şiddete ve gunluk şiddete kurban giden kadınlar, evlerinde her gun bir şekilde baskıya ve şiddete maruz kalan kadınlar var. Çoğunun sesleri duyulmuyor. Bu hikaye onların seslerini duyurmak için yapıldı. Kadın seyircinin bu karakterle hemen ozdeşleşebilmesi, demin anlattığım sebebe dayanıyor. Çunku kendi hayatlarında da filmdeki karakterlere benzeyen erkekler var. Kendi hayatları da biraz buradaki karakterin hayatına benziyor. Çevremizde Neslihan gibi çok fazla insan var. Onların hikayesini anlatmaya çalıştım, ama bunu kara mizah yoluyla anlatmayı tercih ettim.

Kalbe giden yol mideden
geçince

-Peki bu kad ın gerçekten işledi mi bu cinayeti, yoksa sadece kafasında mı kurdu? Yani sizin bakış açınız, bize yansıtmak istediğiniz boyle bir şey mi?
- Yok, işledi. Tabi. (Guluyor)

- Her şey bir hayalden de ibaret olabilirdi.
- Senaryoyu ilk yazdığımda her şey kadının hayali olarak ortaya çıkmıştı, fakat o halini okuyan herkes hemen hemen aynı tepkiyi verdi. Seyirci hayal kırıklığına uğrayabilir diye duşundu. Seyirci sinemada hayal izlemeyi seviyor, ben de onlar gibi aynı şeyi duşunuyorum. Seyirci hayalin hayal olduğunu bilerek seyrettiği vakit zevk alıyor. Filmin butununu anlatıp, en sonunda bunların hepsi aslında bir hayaldi deyince, seyirci adeta hayal kırıklığına uğruyor ve aldatılmış hissediyor. Bu yuzden, bizim filmde ruyalar ve gerçekustu anlar var, onun dışında gelişen her şey gerçek. Neslihan hayalle gerçek arasında gidip geliyor, kendisini çok meşhur bir televizyon sunucusu olarak hayal ediyor, o sunucunun ağzından, yemek tarifleri dinliyoruz ve en trajik anlarda hala o sunucu gibi konuştuğunu duşunuyor. Duşunce gucuyle bir şekilde durumu kotarmayı biliyor.

- Sizce sessiz insandan her daim korkulur mu? Bu mesaj ı filmin altına supurmuş olabilir misiniz?
-Filmlerimde çok genel bir tema duşunulecekse, haksızlığa karşı durmak, haksızlığa isyan etmek olarak ozetlenebilir. Teyze'mden beri hemen hemen her filmimde, bu temaya bir geri donuş var. Burada da ezilen kadını gosterip onun kendince isyanını anlatıyorum ve gerçekten kadınların o sessizliği beni hep irkiltmiştir. Kaderine razı olanlar sadece kadınlar değil, erkekler içinde de kaderine razı olanlar var. Bazı insanları omuzlarından sarsıp, kendine gel, seni eziyorlar, sana haksızlık ediyorlar diyesim gelmiştir. Bizim karakter omuzlarını sarsmadan hareket ediyor, çunku hayat onu oyle bir noktaya goturuyor ki, hayattan kazık yediğini anlıyor ve kendince isyan ediyor. İşte hep dediğimiz gibi Turkçedeki deyimi haklı çıkaracak şekilde, sessiz insandan, korkmak gerek, zira sessiz atın tekmesi pek olur.

- Evet, oyle bir deyiş var, gerçekten de doğru. (Guluyorlar)
- Uysal atın, tekmesi pek olur. İnsanın sabrı bir yere kadar ve insan bir yerden sonra aniden patlıyor.

- Do ğru patlıyor. Televizyondaki sabah yemek programlarını da hikayeye ekleyerek genel bir izleyici portfoyu oluşturdunuz. Bunu Turkiye'deki kadın izleyici profiline mi bağlamak istediniz?
- O benim izleyiciyle bağ kurmamdan çok, karakterin dunyasını anlatmak için kurduğum bir şey. Karakterimiz sonuçta sadece televizyon izleyerek, evden ara sıra çıkarak yaşayan bir kadın. Sadece televizyon izleyerek dış dunyayla bir bağ kuruyor. Hayalleri de aslında o gorduğu şeyle sınırlı. Karakterin kendisini, hayal edebileceği en guzel şey ışıltılı bir, mutfakta yemek programı sunmak. Bu, bana çok acıklı geldiği için boyle bir karakteri kullandım.

- Peki, ger çekten istiyor muydu program yapmak, yoksa kafasındaki bir kurgu muydu yani?
- İşte kendini o televizyonda gorduğu çok neşeli, çok guzel konuşan, her zaman akıllı laflar eden esprili sunucular gibiydi. İçinde oyle birisi var diyelim. Hayat şartları neredeyse onu içine, bastıra bastıra almış, ezmiş ve yok etmiş. Sanki o karakter dışarıya çıkmaya çalışıyor.

- Buna sebep e şi mi yoksa içine gomduğu başka da duygular olabilir mi?
- Ben aslında bunu tek bir insana bağlamak istemedim. Bu, butun bir toplumun yaşadığı bir haksızlık, çunku bunu toplum yaratıyor, yani sadece erkeklerin baskısı ile ilintili değil, Biraz ona işaret etmek istedim. Komşularıyla, arkadaşlarıyla, hepsi elbirliğiyle bir butun oluşturuyorlar ve aslında her şey o butunluğun kabusu. Herkes birbirinin kuyusunu kazıyor ve birbirine kotuluk yapıyor. Bu sadece erkek baskısı değil, butun hayatın baskısı diyeyim.

Kalbe giden yol mideden
geçince

- Filmde kara mizah ın yanı sıra çok onemli bir mevzu var. Evlilik kurumunun bu zamanda iyice çatırdadığını gozler onune seren film evlenecek insanlara, gozunuzu dort açın ve bir bayan olarak kendinizi ezdirmeyin amacını guduyor. Bayanlar bunun onune nasıl geçebilir? Nasıl ezdirmeden hayatlarına devam edebilirler? Ne yapmaları gerekiyor?
- Neslihan sevdiği, bildiği, olmak istediği her şeyden vazgeçmiş. Butun hayatını sadece bir erkeği mutlu etmeye adamış. Halbuki bir insanın, kadın olsun, erkek olsun, oncelikle kendi potansiyelini gerçekleştirmesi lazım. Önce hayatta ne olmak istiyorsa, hayalleri neyse onları gerçekleştirmesi gerek, ancak o zaman birlikte olduğu insanı mutlu edebilir. Evlilikler sırasında bazen çiftlerden bir tanesi, yine kadın olsun, erkek olsun, hayallerinden vazgeçebiliyor, hayatının bir noktasında takılıp kalabiliyor ve o zaman da karşısındaki insan için çekiciliğini kaybediyor. Yani en temel şey bu. Bir insanın once olabileceği şeyin en iyisi olması lazım. İçinde ne varsa, ondan vazgeçmeden hayallerini gerçekleştirmesi lazım ki, kocası için, ya da karısı için hala çekici kalabilsin ve hala merak uyandırıcı olabilsin. İsteklerini ufacık bir şeyle sınırlayıp, sadece karşısındakini memnun etmek için yaşamaya başladığında bir kadın ya da bir erkek, her ikisi için de bence geçerli yani, sadece eşini mutlu etmek için yaşayan birisi bir yerden sonra onu mutlu edemez hale geliyor. Yetersiz goruyor kendini. Dolayısıyla, ben filmde sadece kotu bir koca profili çizmeye çalışmadım. Filme o adamı da anlamamızı sağlayacak bir şeyler koydum. Bizim karakterimiz çok masum bir kadın değil. Onun da hataları ve bilmeden yaptığı şeyler var.

-Bana g ore film kara komedinin Yeşilçam versiyonu ve hikayede sıcaklık ve samimiyet on planda. Adeta Yeşilçam gibi… Ne duşunuyorsunuz?
-İki sene Ertem Eğilmez ile çalıştım ve ondan çok etkilendim. Zaten filmlerinden de onunla çalışmadan ve tanışmadan once etkilenmiştim. Sonra Atıf Yılmaz'la uzun bir sure çalıştım. Ondan da çok etkilendim. Aslında her ikisiyle de dunyalarımız çok ayrı. Apayrı şeyler duşunuyoruz. Dunyaya çok farklı bakıyoruz. Fakat yine de onların hikaye anlatma şekli, hikayeyi ele alış tarzı ve insanlara bakışları beni mutlaka etkilemiştir. Dolayısıyla bu yazdığım senaryoda Ertem Eğilmez filmlerinden izler vardır.

  • Evet. Zaten bence sizin samimiyet anlay ışınız bir şekilde filme geçiyor, çunku insan film yaparken kendi karakterini koyuyor. En azından ben oyle duşunuyorum.
    -Bir yonetmen reklam çekerken sahtekarlık yapabilir, klip çekerken illa kendisi gibi olmayabilir, ya da bir diziye butun karakterini koymayabilir, ama uzun metrajın sihirli bir tarafı var, yonetmen kimse filmi de ona benziyor. Yani bu insanın elinde olmadan çıkan bir şey. Gerçekten sizin kişiliğiniz, bakış açınız ve uslubunuz, filmin uslubuna yansıyor. Hani, dediğim gibi, başka alanlarda da boyle suslu bir uslup kullanabilirsiniz, başka ustayı taklit edebilirsiniz. Taklit bile etsek, yine sizin nasıl biri olduğunuz belli oluyor.

-Neslihan 'ın hayal dunyasında ve bazı alt metinlerde, iç çatışma ve iç yalnızlık duygusu var. Doğru değil mi?

- Tabi ki. O kendi kafasının içinde yaşayan bir karakter. Her şeyi kendi kafasında farklı bir şekilde yorumluyor. Bazen de tam tersi… Yani kocasının ona en kotu davrandığı zamanlarda bile kocam dunyanın en guzel, en iyi kocasıdır, her zaman sevgi dolu ve her zaman kibardır diyor. Bir sonraki sahnede kocasının hiç de anlattığı gibi biri olmadığını goruyoruz. Hikaye o manada, Neslihan'ın kafasında geçiyor.

- Filminiz yer yer bana Anton Çehov'un eserini anımsattı.

-Doğaçlama bazen, çok hareketli bir kavga sahnesi çekerken işe yarayabilir, ama benim senaryolarım boyle çok sıkı orgulu senaryolar. Dolayısıyla içinde yanlış bir laf olduğu zaman, o başka bir sahneyi de etkileyebiliyor. Orada uç diyeceğine beş derse, atıyorum, işte on dakika sonra o yanlış ortaya çıkabilir veya Ahmet diyeceğine Mehmet derse başka bir yanlış ortaya çıkabilir. Dolayısıyla ben senaryolara mutlak bağlılık istiyorum.

- Peki, yazarken esin kayna ğınız nerden geliyor?
-Filmlerden ve kitaplardan etkilenmişimdir. Ama benim eleştirdiğim yonetmenler, yazarlar, bir başkasına ozenip, onun gibi yazmaya çalışan yazarlardır. Ben, sinema hayatım boyunca mumkun olduğu kadar kendi sesimi bulmaya çalıştım. Başkalarını taklit etmemeye çalıştım. Kendim gibi yazmaya çalışıyorum.

- Evet. Çoğu yerli filmin başarılı olamayış sebebi bu soyledikleriniz gibi değil mi? Gorduğum kadarıyla, yerli filmlerde birçok yabancı filmden esinlenilmiş sahneler ve karakterler var. Ben kendi adıma bu durumdan çok çok rahatsızım.
- Sadece Turkiye'de değil, butun dunyada bazı sanatçılar kolay yolu seçiyorlar. Daha once yapılmış garantisi olan bir şeyi bir formul gibi aynı şekilde kullanıp, onun izinden yuruyerek, bu madem tuttu, biz de aynısını yapalım gibi davranıyorlar. Ben ondan kaçmaya çalışıyorum. Yani o garantili yollardan çok, orijinal bir ses yakalamaya çalışıyorum.

  • Evet. Yeni bir ak ım yaratmak diyelim. Daha doğrusu sizin akımınız diyelim kısaca…
    - O kadar geniş boyutlu değil belki, ama sadece kendi yazdığım şey ozgun olsun istiyorum. Başka bir projeye benzemesin. Kaçmanıza imkan yok, mutlaka birileri şuna benziyor, buna benziyor diyecektir. Ama işte kendimce ozgun olmaya gayret ediyorum.

Kalbe giden yol mideden
geçince

Ü nal, Arzu Çevikalp'in sorularını yanıtladı.

- Sizi zorlayan oyuncular oldu mu filmde?
- Herkesle çok guzel çalıştık. Çok hoş bir çalışma oldu. Çok sistemli ilerledik. Butçemiz birçok filme gore kısıtlıydı. Filmin ilk ortaya konan butçesinin, çok altında bir para bulunabildi. Ya projeyi iptal edecektik, ya da elimizdeki parayla en iyisini yapmaya çalışacaktık. Filmi dort hafta gibi kısa bir surede çektik.

-  Hiç tahmin etmemiştim.
- Butçesi Turkiye ortalamasının altında sayılır. 9, Ara, Nar gibi kuçuk butçeli bir film değil, elbette ki belli bir para harcandı. Kultur Bakanlığından 2014'te kredi alındı. Onun uzerine biraz para konuldu ve o şekilde yola çıktık. Ama dediğim gibi, sınırlı bir butçemiz vardı. Dolayısıyla boyle çok planlı, çok programlı, aksamalar olmadan ve çekimi uzatmadan o butçenin içinde kalarak bitirmemiz gerekiyordu. O yuzden oyuncularla onceden konuşarak ve senaryoyu okuyarak ilerlemeye çalıştık.

- Peki, izleyiciye mesaj ınız var mı filmle ilgili?
- Bir suru mesaj var, hangisini seçeceklerini kendileri belirlesinler. (Guluyor) Her filmin içinde birkaç mesaj olur, oyle bir tek mesaj değil. Yonetmen senaryoyu yazarken, bir onerme seçip, ona bağlı kalarak senaryoyu inşa etmek zorundadır. Bir omurga bulup, onun uzerinden ilerlemek… Ertem Ağabey ile çalışırken en çok dikkat ettiği şey buydu: Bir senaryoya başlamadan once senaryonun onermesini bilmek. O onermeyi bulmak onun için çok onemliydi. Lajos Egri'nin "Piyes Yazma Sanatı" diye bir kitabı vardı. Ertem Abi bu kitabı kendisi çevirtip, teksir halinde bastırmıştı ve Yeşilçam'da tanıştığı senaryo yazan herkese once bu kitabı verirdi, bunu iyice çalış ve gel diye. Lajos Egri'nin kitabında en onemli başlıklardan bir tanesi onermedir. Lajos Egri her buyuk yapıtın çok guçlu bir onermesi olduğunu ve o onermesi nedeniyle o yapıtın buyuk bir yapıt olduğunu duşunuyor. Benim de bunu reddetmeye hakkım yok. Her senaryo yazarı bir onerme bulmak ve ona bağlı kalmak zorunda. O omurgaya gore hareket etmek zorunda. Senaryo ya da film, yaratıcısından çıktığı andan itibaren kendi mesajlarını yaratmaya başlıyor ve her seyirci için farklı mesajlar barındırıyor.

-Var m ı yeni projeniz, illa şunu yapmalıyım dediğiniz?- İki tane senaryo var. Bir tanesi uzerinde çalışıyoruz, bir tane de buyuk butçeli bir senaryom var, ona ayrıca yapımcı arıyorum. Çalıştığım yapımcılarla goruşuyorum. Hangisi once yapılır, bilemiyorum.