Özet (TL;DR) @ 2017-12-10 09:32:00.605289: Yeryüzünde her 13 dakikada bir, bir canlı türü için kıyamet yaşanıyor. Yani bir tür sonsuza kadar yok oluyor. Bunun en önemli nedeni, doymak bilmeyen hırslarımız, tüketim alışkanlıklarımız ve…
Yarasalar ın kontu
_ Prof. Dr. Ahmet Karata ş_
Yarasalara ilgisi universite ikinci sınıfta başladı. 1990'ların başında Doğu Karadeniz'de birkaç yıl çalıştıktan sonra yarasaları 'eliyle koymuş gibi' bulmasıyla dikkat çekti. "O zamanlar çalışmak zordu. Bize hep 'Aman dokunma, sen karışma' denirdi" diye anlatıyor ilk yılların zorluğunu. Sonraki yıllarda Turkiye'de girip çıkmadığı mağara kalmadı. Yaptığı işin onemini "Onları korumak demek, tarladaki mahsulu, dağdaki zeytini bocekten korumak demek aynı zamanda… Sayıları hızla duşuyor. Turkiye'de en çok turun gorunduğu yer olan Kırklareli'ndeki Dupnisa Mağarası'nda 60 binlerden 5 binlere inmiş durumda" diye açıklıyor. Akademik kariyeri boyunca uzun sure gorunmeyen turleri goruntuleyen, yeni turler keşfeden Karataş, Dunya Doğayı Koruma Birliği'nin (IUCN) toplantılarına giderek birçok yarasanın koruma altına alınmasına onculuk etti. Yarasaların yaşadığı yerlerin 'Yaban Hayatı Geliştirme Sahası' ilan edilmesine de katkı sağlayan Karataş, 'Mağaracılık Şube Mudurluğu'nun kurulmasında da başı çekti.

Ejder ona emanet
_ Ahmet Demir_
Şanlıurfa-Birecik'in bozkırlarında bir elinde teleskobu, bir elinde fotoğraf
makinesi, çobanlık yapıyor. Suruyu guderken bir yandan da Turkiye'de varlığını
ilk kendisinin ispatladığı canlıyı, 'Anadolu ejderi'ni gozlemliyor. Bu turun
bilimsel adı 'çol varanı' (Varanus griseus). Boyu 1.5 metreye kadar çıkan dev
bir kertenkele... "Daha once zararlı bir hayvan olduğuna, koyunların sutunu
emdiğine inanıyordum. Öyle anlatılmıştı. Sonra onları izlemeye başladım. Ve
gordum ki çok buyuk faydaları var" diyor. Demir bu canlıları iyice yakından
izleyerek ne zaman yuvadan çıkar, ne yer, nerelerde gezer diye notlar tutuyor.
Bu tur hakkında konferanslara çağrılmaya başlayacak kadar bilgi sahibi. Bugun
butun yuvalarını tek tek biliyor. Şimdi onların yaşadığı alanın 'Yaban Hayatı
Geliştirme Sahası' ilan edilmesi için çalışıyor.

Atat urk sevdiği için…
_ Ay şen Erdil_
Ayşen Erdil'in Anadolu'nun sembollerinden turnayla tanışması; çocukluk yıllarında, klasik Turk muziği seven babasının Safiye Ayla'dan 'Turnalar uçun' şarkısını dinlerken "Ataturk'u bu şarkı ağlatmıştı" cumlesiyle oldu. "Aklıma koymuştum. Buyuyunce butun turnaları Ataturk'u ağlattıkları için oldurecektim. Oysa kuş olduklaırnı bile bilmiyordum" diyor Erdil. Daha sonra turnaların kuş olduğunu, Ataturk'un de şarkıyı ve kuşları sevdiği için ağladığını oğrendi. "Bu bende buyuk bir mahcubiyet yarattı. Bir şeyler yapmak zorunda hissettim" diye anlatıyor duygularını. Erdil daha sonra doktorların uye olduğu Symbiosis Derneği'ni kurdu. "Doğa sağlıklı olursa sizler de sağlıklı olursunuz" diye gittiği yerlerde turnalar için çalıştı. American Academy of Audiology kurumundan yardımseverlik odulu aldı. Şimdiki hedefi bir turna muzesi kurmak.

U çan kuşta hakkı var
_ Tansu G urpınar_
Turkiye
doğa koruma tarihinde hangi sayfa çevrilirse çevrilsin, onun ismi en başlarda
yer alacaktır. Bugun sulak alanlarımızın ve canlı turlerimizin korunma
mucadelesinde ilk kıvılcımı ateşleyen kişi olarak biliniyor Tansu Gurpınar.
Birçok canlı uzerinde hakkı var. Onlardan sadece biri; pelikanlar...
Gurpınar, pelikanlarla Ankara Fen Fakultesi'ndeyken tanıştı, yani bundan tam
60 yıl once. 1959'da 'Manyas Kuş Cenneti'nde tekrar gordu ve bu hayvanların
buyukluğunden ve uçarkenki heybetinden etkilendi. Okulu bitirip 1966'da Milli
Parklar'da goreve başladı. Doğada çeşitli turlere ilişkin gozlemleri ve
hazırladığı raporlar kurumda koruma çalışmalarının da temelini oluşturdu. Kuş
Cenneti'yle ilgili yazdığı rapor da çok beğenilince buranın sorumluluğu
kendisine verildi. Gorev yaptığı donemde Kuş Cenneti'ni adım adım dolaştı. Bir
gun bir ağacın dallarının eğildiğini fark etti. Bunun bir kuşun yuva yapma
girişimi olduğunu duşundu. Bu kuş pelikandı. Normalde sazlıklara yuva yapan
kuşu ilk defa ağaçlara yuva yapmaya çalışırken gordu. "Ali Kızılay'la birlikte
pelikanları buraya davet etmek için ne yapabiliriz diye duşunmeye başladık.
Bir soğut ağacını uzerine yuva yapmak için seçtik" diye anlatıyor kuşları
buraya çekme girişimlerini. 1968'in ekim ayında yuvayı bitirdiler ve bir
sonraki yılın baharında 26 pelikanın bu yuvaya yerleştiğini gorduler. Bu,
dunyada bir ilkti. Dolayısıyla da çok ses getirdi; İngiliz BBC ve Alman ZDF
kanalları bu çabanın belgesellerini çekti. Bu çalışmalar Avrupa Konseyi
tarafından 'Doğayı Koruma Yılı' ilan edilen 1970'te odul aldı. Ayrıca bolge
yine Avrupa Konseyi tarafından incelemeye alındı ve butun Avrupa'ya 'ornek
koruma' olarak gosterildi. Kuş Cenneti'ne en yuksek derecedeki ornek koruma
diploması verildi. Avrupa Konseyi Başkanı ilk defa siyasi bir gundem için
değil, bu diplomayı vermek için Turkiye'ye geldi. Pelikanlar bugun Kuş
Cenneti'nde mutlu mesut yaşamaya ve uremeye devam ediyor.

L uferi santim santim buyutuyor
_ Defne Kory urek_
Lufer deyince aklımıza gelen ilk isimlerden Defne Koryurek... 2009'da
televizyonda dort biliminsanının Boğaz'ın sembolu olan bu balıkla ilgili
olarak "Boyle avlanırsak beş yıla kalmaz yok olur" cumlesi aklına takıldı.
"İstanbul çocuğu olduğum halde boyle bir canlının yok olduğunu bilmiyordum"
diyor Koryurek ve ekliyor: "Ne olduysa bundan sonra oldu. Hayatım değişti."
Önce biliminsanlarıyla goruştu ve lufer hakkında alabildiği kadar bilgi almaya
çalıştı. Koryurek, "Lufer kampanyasına başladığımızda biz de onune geleni
tuketen insanlardık. Luferi korumak için çalıştıkça değişmeye başladık. Doğa
uzerindeki yıkıcılığımızı daha iyi gorduk. Sonra fark ettik ki lufer için
soylediğimiz her şeyi İstanbul'un ağacı için de, kuşu için de soylemek mumkun.
Luferi korumak aslında bir anlamda İstanbul'u korumak demek" diyor. Sonrası
gece gunduz çalışma, kampanyalarla doğruları yanlışları anlatma uğraşı ve
luferin varlığını devam ettirebilmesi için balıkçısından tuketicisine,
burokratına kadar ikna etme çabası... "Luferin avlanma boyu olarak hedefimiz
24 santimetreydi. Bu, balığın soyunu devam ettirebileceği boyu ifade ediyordu"
diyor Koryurek. Sonra iki yıl boyunca ellerinde mezura balıkçı balıkçı
dolaşarak, her burokratın kapısını çalarak, İstanbul'un balıkla ilişkisini
sembol yaparak lufer için çalıştılar. Luferin 14 santimetre olan boy sınırını
20 santimetreye çıkarmayı başardılar ancak daha sonra bu, 18 santimetreye
indi. Yine de artık balıkların boyuyla ilgili daha sıkı denetimler yapılması
sevindirici. Ondan da onemlisi tuketicilerin artık balık alırken boyuna dikkat
edip balıkçıyı ikaz etmesi... Bu mucadelenin bir başka guzel meyvesi de Tarım
Bakanlığı bunyesinde Balıkçılık ve Su Ürunleri Genel Mudurluğu'nun
kurulması...
Lufer mucadelesi Slow Food bunyesinde 'Fikir Sahibi Damaklar Grubu' tarafından devam ettiriliyor. Luferin kaderiyle birlikte Defne Koryurek'in de hayatı değişmiş: "Ben daha once aşçı ve bir yerde kasaptım. Şimdiyse hiçbir canlıyı yemiyorum. Çok radikal bir donuşum geçirdim bu surede" diyor.
_ 
_
Da ğhorozuyla dans etmeye başlamıştım
_ S ureyya İsfendiyaroğlu _
Sureyya
İsfendiyaroğlu dağhorozuyla İkizdere'de tanıştı. "Gundoğumunda once bir vaşak
gorduk kayaların ustunde. Onun baktığı yere bakınca da dağhorozlarını gorduk.
O an dağhorozlarını korumanın Karadeniz'in doğasını korumak olduğunu anladım.
Horozlar dans ediyordu, ben de dans etmeye başladım" diye anlatıyor tutkusunu.
"Yaşayabileceğini duşunduğum alanlarda yatıp gun doğarken kalkıyordum.
Gumuşhane'den Gurcistan'a kadar
2 bin metrenin uzerinde her yerde yattım kalktım. Dokuz ayım dağda geçti. 167
farklı noktada 4 bin 900 horoz buldum." Onun sayesinde bugun dağhorozu korunan
turler arasında yer alıyor.

Varl ığından haberimiz bile yoktu
_ Cem Orkun K ıraç_
ODTÜ
Sualtı Topluluğu Ocak 1985'te kuruldu. Cem Orkun Kıraç topluluğun ilk 10
uyesinden biriydi. Denizi ve sualtını oğrenirken kıyıların araştırılmasının ve
elde edilen bilgilerin yeni kuşaklara aktarılmasının onemini fark etti.
Denizkaplumbağaları ve kopekbalıkları araştırma grupları, sualtı arkeolojisi
ve batık araştırma grupları kuruluyordu. ODTÜ-SAT'ın kurucularından Gokhan
Ture'nin, Kanada'da yaşayan Turk akademisyen Prof. Fikret Berkes'le
yazışmasıyla 1987'de akdenizfoklarının varlığını oğrendiler. "Gokhan bana 'Ne
dersin Cem, boyle bir grup kuralım mı? Sen bu grubun sorumluluğunu alır
mısın?" diye sordu. Fikri benimsedim. Adının da o an Akdeniz Foku Araştırma
Grubu olmasına karar verdik. 30 sene boyunca hiç durmadan çalıştık, çabaladık.
Hala çalışıyoruz... Yılmadan... Vazgeçmeden..." diye anlatıyor Cem Orkun
Kıraç. Bu, aynı zamanda dunyada sadece bir turun korunmasına yonelik kurulan
ilk kurum. SAD-AFAG birçok kıyı alanının korunmasında halen oncu rol oynuyor.
Yakın zamanda foklar için hayati onem taşıyan 23 kıyıdan 18'inin kurtulmasını
sağladılar.

Yok oluyordu, şimdi onun sayesinde çoğalıyor
_ Abdullah Öğunç_
Hatay'ın
Kırıkhan ilçesinin Yalangoz Koyu'nde ceylanların hikayeleriyle buyudu. Bir gun
bolgede bir çimento fabrikası kurulması gundeme geldi. Gidip ÇED toplantısına
katıldı ve bu toplantıda şirket yetkililerinin yalan soylediğinin, fabrika
kurulursa ceylanların yaşam alanın yok olacağının farkına vardı. Bu sırada
ceylanların da neslinin tukenme aşamasına geldiğinin farkında değildi. Zamanla
bunu da oğrendi ve gece gunduz onlar için mucadele etmeye başladı. Çalışmaları
sayesinde fabrika faaliyetini durdurdu ve ceylanlar koruma altına alındı.
Bugun onun girişimleriyle kurulan ceylan uretim istasyonu; bolgedeki sadece
ceylanları değil, tum canlıları takip ediyor. Yok olmanın eşiğinden donen
ceylanların sayısı 600'leri geçmiş durumda ve artık çok daha geniş bir alanda
yaşıyorlar.

O kelaynaklar ı, kelaynaklar da Anadolu doğasını korudu
_ Belk ıs Balpınar (Acar)_
Kilim
uzmanı olan Belkıs Balpınar (eski soyismi Acar) 1970'lerde Sultanahmet Camii
Kulliyesi'ndeki Kilim Muzesi'nin mudiresiydi. Kuş resimlerini tuvaline taşıyan
ressam eşi Salih Acar'la birlikte doğa için çalışmak istediler. Yolları Tansu
Gurpınar ve Alman kuş fotoğrafçısı Udo Hirsch ile Urfa-Birecik'e duştu.
Vesile, kelaynaklardı... 1957 ve 1958 yıllarında Suriye'den Turkiye'ye doğru
bulutlar halinde çol çekirgeleri gelmeye başladı. Tarım urunlerini kurtarmak
için uçaktan DDT atıldı dağın taşın her karışına. Çekirge sorunu çozuldu ancak
doğaya atılan bu zehir nedeniyle başta kelaynaklar olmak uzere toy kuşları,
turnalar, kartallar, şahinler, keklikler, bulbuller hatta yılan ve akrep dahil
tum canlılar oldu ve nufusları ciddi oranda zarar gordu. Kelaynaklarsa 50
çiftin altına duştu. Belkıs Acar bunun uzerine kelaynaklar için çalışma kararı
aldı. 1975'in mart ayında bir dernek kurdu. Sonraki yıllarda Turkiye doğası
için çok buyuk başarılara imza attı, bugun korunan her alanın, turun
çalışmalarını başlatan Doğal Hayatı Koruma Derneği'nin (DHKD) kurulmasına
onculuk etti ve derneğe ismini de o koydu. Kelaynaklar daha sonraki yıllarda
Turkiye'de doğa korumanın sembolu haline geldi, o donemden temelleri atılan
çalışmalar sayesinde bolgede yaşayan halktan Ankara'daki burokrata kadar
herkesin gozu gibi baktığı bir canlı oldu. Bugun monuleri bile ozel olarak
hazırlanan kelaynakların sayısı 200 çifte yaklaşmış durumda, ustelik artık
yeniden goçe de gonderiliyorlar.

Van G olu'nun yureğindeki sırrı keşfetti
_ Prof. Dr. Mustafa Sar ı_
Mustafa Sarı bundan 25 yıl once Van Yuzuncu Yıl Üniversitesi'ne araştırma
gorevlisi olmak uzere gittiğinde tanıştı inci kefaliyle. O yıllar bu balığın;
Karadeniz'de hamsinin de tukenmesinden sorumlu tutulan gırgır ağıyla, ureme
için geldikleri akarsuların ağızlarında avlandığı yıllardı.
Evet, ba şarısız oldum ama...1992'de 25 yaşında genç bir asistanken karar
verdi sarı inci kefaliyle ilgili bir doktora tezi hazırlamaya. Ancak 1997'de
tezi bittiğinde korkunç gerçekle de yuzleşti: "O yıllarda toplam 15 bin ton
avlanan inci kefalinin yuzde 90'ı ureme doneminde, derelere yumurtlamak için
gelmiş balıkların avlanmasından oluşuyordu. Yasal avcılık sadece toplam avın
yuzde 10'uydu". Sarı şoyle başlıyor mucadelesini anlatmaya: "Geliştirdiğim
alternatif balıkçılık yonetim modeliyle bu kotu gidişatı durdurmaya niyet
ederken çok heyecanlıydım. Oysa inci kefalinin ureme donemine endeksli olarak
kurgulanmış bir ekonomik duzen vardı. Dere boylarındaki koylerde devlet eliyle
balık avcılığı için kooperatifler kurdurulmuş, her koyde bir 'bent ağası'
hukum suruyor, gol çevresindeki tum balığın geliri birkaç insanın cebine
giriyordu. İlk iş, devleti harekete geçirmek istedim. Başarısız oldum. Sonra
ureme doneminde kaçak balık avlayanlarla onların balıklarını alıp satanları
bir araya getirerek yeni bir model denedim. Yine başarılı olamadım. Beni 'inci
kefalini katlettirmek, balıkçılarla çıkar ilişkisine girmekten' mahkemeye
verdiler. Ama bu donemde çabalarımızla bir farkındalık da oluşmaya başladı.
Şahika ve Asaf Ertan çiftinin katkılarıyla gol çevresinde STK merkezli yeni
bir çalışma başlattık hep birlikte ve sonunda bu modelde koylulere ureme
zamanında avladıkları her balığın kendi bindikleri dalı kesmek olduğunu
anlatabildik bir parça. Koyluler yavaş yavaş ureme donemi avcılığından
vazgeçti." Bugun inci kefalinin kaçak avlanması için bent kurulan Erciş
Deliçay'da bir balık goç gozlem alanı var ve her yıl Uluslararası İnci Kefali
Goçu Kultur ve Sanat Festivali yapılıyor. Artık inci kefalinin korunması için
Tarım Bakanlığı her yıl butçe ayırıyor.
Okullara ad ı veriliyor
Kaçakçılığı onlemek için Van Golu'nde uç tane jandarma asayiş botu var. Avcılık bilimsel sınırların içinde gerçekleşmeye başladı. Kaçak avcılık buyuk oranda onlendi ve inci kefalinden sağlanan gelir 1.2 milyon dolardan 12 milyon dolara çıktı. Bu balığın, Van Valiliği karşısındaki meydanda bugun kocaman bir heykeli var. Erciş Kaymakamlığı'nın, Muradiye Kaymakamlığı'nın ve Erciş Belediyesi'nin logosunu susluyor. Gol çevresindeki okullara 'inci kefali' adı veriliyor.
Yorumlar
Yorum için giriş yap veya kaydol.
Henüz yorum yok — ilk sen yaz.