Özet (TL;DR) @ 2017-12-03 09:14:43.958189: Canımın çok sıkkın olduğu bir gün karar verdim; artık başka bir ülkede yaşayacaktım. 10 ayda hazırlıkları tamamlayıp yollara düştüm. İlk günler turist gibi etrafa bakınmakla, sonrası gündemin…
Eminim hepiniz yurtdışında yaşamanın nasıl bir şey olduğunu duşunmuşsunuzdur. Buyuduğun toprakları terk etmek, ailenden uzak kalmak, işini gucunu bırakmak, yeniden başlamak... "Nasıl bir şeydir" diye mutlaka kendinize sormuşsunuzdur. Sonra da "Deli misin, otur oturduğun yerde!" diye içinizdeki sesi susturmuşsunuzdur.
Memleketin içinde bulunduğu 'ahval ve şeraitin' canımı sıktığı gunlerden birinde kararımı verdim. Gidecektim. Öyle uzun uzun duşunulerek verilebilecek bir karar değil bu. Tepenin gerçekten atması lazım. Tabii bir de once yapan, sonra duşunen biri olman... Sozum 20'li yaşlardan dışarı ayrıca (!). O yaşlarda her şey kolay. 40'ından sonra bekar bir anne olarak, iki ergen ve bir kopekle goçmekten bahsediyorum ben.

_ Kanada'da ilk doğum
gunu..._
Neden bu ulkeyi seçtim?
Vancouver'ı da uzerinize afiyet biraz uzağa kurmuşlar ama artık goçtun mu, 17 saat uçuşun hesabı yapılmaz. Amaç; once çocuklarım, sonra kendim için en doğru yere konuşlanmak.
Kanada'yı tercih ettim çunku burada yaşayan arkadaşlarımdan, çocuklar için akademik ve sosyal olarak birçok olanak olduğunu ve bu olanakların herkese açık olduğunu duyuyordum. Hepsinin çocuğu devlet okuluna gidiyordu ve şahane bir eğitim alıyordu. Benim için de fırsatlar vardı. Kanada'da bir okul okuyup sonra istediğin işi yapmak, hayata sıfırdan başlamak mumkun. "O zaman deneyelim" dememle Vancouver'a goçmem arasında 10 ay var.
Peki neden Vancouver? Çunku burada tesadufen çok arkadaşım var, iklimi Turkiye'ye daha yakın ve doğası muhteşem.
Bir kuçuk daireden tutun da, evin duvarındaki asılı resimlere, ayakkabı ve elbiselere, arabama, ocağa ve fırına kadar neyim varsa sattım. Ama manevi olarak bağlı olduğum eşyalarımdan ayrılmayı da bir an bile duşunmedim. Çevremin, "Depoya koy, belki iki ay sonra donmek istersin" laflarına kulak tıkadım. İyi ki de oyle yapmışım. Goturduğum eşyalar sayesinde daha ilk gunden çocuklar kendilerini evinde hissetti. Ayrıca buranın pahalılığıyla yeni eşya almaya kalksam evim oğrenci evi gibi olurdu, bu da beni mutsuz ederdi.
Evi seçerken en iyi okulların bolgesinde olmasına dikkat ettim. Nakliyat firması dort ayaklı çocuğum Mişka'nın goturuluşunu de organize etti. Derken bir gun, kapıya konteynır dayandı. Beş kişi eve dalıp eşyalarımı paketlemeye başladı. Kutuların ustunde "Miss. Acar-Canada" yazdığını gorunce gerçek tokat gibi çarptı; resmen gidiyordum! Sonraki 1.5-2 ay bana bolca panik, ağlaşma, kucaklaşma, rakı sofrası ve kilo olarak geri dondu. Ardından kendimi pasaport sırasında sevdiklerime el sallarken buldum.

Oğlumun doğanın guzelliğini gorup daha ikinci gun, "Anne bizi iyi ki buraya
getirmişsin" diye teşekkur etmesi beklediğimden de once gelen bir minnet oldu.
İlk haftamız turist gibi gezerek geçti. Asıl hikaye sonra başladı...
1) Çekicimi kendim aldım, tek başıma kendim taktım. Önce direndim, "Mutlaka eve sipariş getiren market vardır, temizliğe gelen biri veya resimleri asacak usta bulunur" dedim. Sonra arkadaşımın kocasının verandasını kendisinin yaptığını gorunce durumun umitsizliğini fark ettim. Usta olsa da insan gucu isteyen işler burada çok pahalı. O yuzden ev başına yıkılmadıkça kimseyi çağırmıyorsun. Temizliğe gelecek biriniyse parasıyla bile bulamayabiliyorsun. Herkes eğitimli çunku. Ben de once çekiç ve çiviyle duvarlara girişerek resimleri astım, sonra başıma yazma bağlayıp temizliği hallettim.
2) Sa çımı supurge ettim, gerçekten! Şeytantırnakları çıktı, saç dipleri beyazladı, saçlar gerçekten supurge oldu. Kuafor yok mu? Var ama o da bir servet... Vancouver bana saç boyamayı ve manikur yapmayı da oğretti. Bir altın bileziğim daha oldu.
3) 'No more şenlik' (Daha fazla şenlik yok). Bunye memlekette her gune bir olayla başlamaya alışmış. Orada bir şey patlar, burada trafik kazası olur, birileri içeri alınır... Bu nedenle de ilk gunlerde bir boşluğa duşuyorsun. Gundemi gunlerce akvaryumda olen iki yunus meşgul ettiğinde, "Gerizekalı mı bunlar" diye içinden geçiriyorsun.

Ö yle uzun uzun duşunulerek verilebilecek bir karar değil bu...
4) Kibarl ıkta dunya markası... Kanadalılarla ilgili en çok soylenen şey super kibar olduklarıdır. Mesela burada "Evet" ve "Hayır" kelimeleri tek başına kullanılmıyor: "Evet, lutfen", "Hayır, teşekkur ederim." Tamam çok hoş da bazen diyaloglar kibarlıktan oyle uzuyor ki, "Kardeşim sadede gel" demek istiyorsun ama diyemeyip saçını başını yoluyorsun.
5) "Bana bak, ben İstanbul şoforuyum!" Kafamı on camdan uzatıp kendimi yola atmaya çalışıyorum, yolun sonuna kadar gitmeyi beklemeyip elalemin garajından donuş yapıyorum, zart zurt kornaya basıyorum, 'stop' işaretlerini son anda gorup ani frenle duruyorum. E burada kaldırıma çıkmak, engelli yerine park etmek filan da yok tabii, surekli park cezası yiyorum. "Bari ehliyet dersi alayım" dedim. Hoca ilk dersin sonunda bana potansiyel katil muamelesi yaptı. "Bana bak, ben İstanbul şoforuyum. Gozum kapalı iki araba arasına kaldırıma sıfırlayarak park ederim" diye isyan etmek istesem de yapamadım. Gozlerim doldu. 21 yıllık şofor olarak içimden, "Ben bu ehliyeti asla alamayacağım" dedim. Neyse ki sınavı bir kerede geçtim ve hocanın deyişiyle 'Turk gibi araba kullanma' alışkanlığımdan kurtuldum.
6) Çopumu yıkamadan asla! Reçel kavanozu, peynir tenekesi, pizza kutusu çope atmadan once yıkanır mı? Yıkıyorsun. Burada çopu kapının onune çıkarmanın da kuralları var: Camlar, plastikler, tenekeler, kartonlar, kağıtlar, yiyecek artıkları ve diğer çop ayrı kutulara atılıyor. Yiyecek artığını attığın poşet organik olmalı, karton kutular açılıp duzeltilmeli, yoksa çopunu almıyorlar. İlk çop gunumde, kutuları duzeltmek için uzerlerinde zıplarken, "İnşallah yanlış bir şey yapmıyorumdur" diye dua ettiğimi hatırlıyorum. Çopunu alsınlar diye dua etmek ne demek ya?

7) Sokak ay ılarını sevelim, koruyalım. Evimiz ormanlarla, derelerle ve dağlarla çevrili bir bolgede. Sokak kedisi veya kopeği yok. Ancak sincap, kokarca, rakun, hatta ayıyla rastlaşma olasılığın var. İlk ayımızda Mişka'yı gezdirirken yavru bir ayıyla karşılaştığımda korkudan uç buçuk attım.

4.5 ay oldu geleli. Çocuklar okullarına alıştı, ben işimi kurdum. Arkadaşlarımız var. Çok yoruluyoruz ama iyi de vakit geçiriyoruz. Başlarda zorlandığım, gulduğum hatta dalga geçtiğim her şeyin medeniyetle ne kadar alakalı olduğunu gorup her geçen gun buraya gelmekle ne kadar doğru bir iş yaptığımı duşunuyorum.
Ama işte ozlem... O çok koyuyor. Ailemizi, arkadaşlarımızı çok ozluyoruz. Akşamustu olduğunda içime bir yalnızlık çokuyor. Turkiye uyuyor, WhatsApp'ım susuyor. Dun gece ruyamda koluma doner dovmesi yaptırdığımı gordum! Yazıyı okuyanlar kibarca, "Üstun açık kalmış kızım" diyor, duyuyorum. Merak etmeyin, 'deli' derler diye Kanadalılara ruyalarımı anlatmıyorum.
Yorumlar
Yorum için giriş yap veya kaydol.
Henüz yorum yok — ilk sen yaz.