Özet (TL;DR) @ 2017-12-02 09:07:50.119850: NTV Haber Merkezi’nden Deniz Tüysüz, Yeşim Sağlam, Seda Öğretir ve Deniz Kilislioğlu geçtiğimiz eylül ayında kısa bir Roma tatili yaptı. İşte Vespa ile Roma sokaklarını turlayan NTV ekibinden 3 günün…
ntv.com.tr
1 Aralık 2017 Cuma
Öncelikle, Roma'yı eğer Vespa ile turlamazsanız Roma'yı gerçekten hissedemezsiniz.
Meşhur Roma dondurmasından tiramisuya, Villa del Priorato di Malta manzarasından 'spiral merdivenlere' Roma hakkında bilmeniz gerekenler bu yazıda...
Ve bir de not: Roma 'ya iyi davranın ki; Roma da size iyi davransın...
Roma'ya gitmek için o kadar çok sebep var ki.. Hangi birini yazmalı neyi on plana çıkarmalı... Roma'ya bence imkanlar doğrultusunda en az iki kere gidilmedi.. Çunku her gidiş ayrı bir keşif demek.. Tarihi eserleri ayrı, yeme içme kulturu ayrı bir gezi konusu. Trastevere Roma 'nın eğlenceli yeme içme bolgesi. Mutlaka gidilmeli, gorulmeli ve tadılmalı.. Arnavut kalırımları sarmaşık kaplı taverneları, eskimiş apartmanları, binbir çeşit kafeleri, dovmeci dukkanları, her akşam kapısında kuyruk olan restoranları... Trastevere, Roma merkezinden biraz uzak. Tiber Nehri'nin batı yakasında yer alıyor.. Zaten Trastevere ile ilgili ansiklopedik bilgiye boğmayacağım sizi. Aklımda kalanları tavsiye edeceğim. Trastevere'de sayısız restoran var. Dolayısıyla seçim yapmak zor.
Biz Roma'da bulunduğumuz 3 gece de yemekleri burada yedik. İlk gittiğimiz restoran Casetta di Trastevere.. Fiyatlar ı çok uygun 6-7 euroya doyurucu bir makarna ya da pizza yiyebiliyorsunuz. Restoranın içi de dışı da tam İtalyan tarzı. Örneğin tavana gerilmiş iplerde çamaşırlar asılı. Burada benin en beğenerek yediğim makarna Cacio pepe. 4 peynirli bir makarna. Aromal ı peynirleri sevenler için tadı harika, fiyatı 7 euro. Makarnanın tabağını peynirden yapıyorlar makarma bitince tabağı da yiyebiliyorsunuz yani :)
Bunun gibi bir çok çeşit makarna var ve tabii ki pizza. Bir diğer restoranın adı Tonnarello. Makarnaları et yemekleri harika.. Buraya da mutlaka uğranmalı. Her gece onunde kuyruk oluşuyor. Biz orada yemek yiyebilmek için tam 1,5 saat kapıda bekledik ama beklerken de çok eğlendik
Trastevere sokaklarında Converse boyayan bir adamın dukkanı var. O gerçek bir sanatkar. Bez Converse ayakkabıların uzerine sanatını nakşeden adam, harika resimler çiziyor. Ustalığı ve bir fırça darbesiyle bez ayakkabıları sanat eserine donuşturduğu anlar gorulmeye değer. Ayakkabı delileri için mutlaka gorulmesi gereken bir yer. Fiyatı 80 eurodan başlıyor... (Yeşim bunu çok beğendi)
DONDURMANIN BA ŞKENTİ
Roma denince dondurmadan soz etmeden de olmaz... Roma'da dondurma yedikten sonra "Ben daha once dondurma yememişim" diyebilirsiniz. Kızlarla dondurma dukkanıma girdiğimizde baya gurultu yaptık. Ben şundan yiyeceğim, aaa ben bundan da yiyeceğim gibi cumlelerle baya komik gozukuyorduk. Aklınıza gelebilecek her turlu tatlı ve çikolata çeşidinin dondurması var. Bizim gittiğimiz dondurmacı Gelateria Roma , bir çok yerde karşınıza çıkabilir. Via Nazionale caddesi uzerindekinde ben en çok hazelnuts çeşidi sevdim. Kızlar mint (naneli) olanına bayıldı...
Sistine Şapeli... Michelangelo'nun akıllara durgunluk veren dokunuşlarıyla hayat verdigi o buyulu ortam. Roma'ya iner inmez en guçlu motivasyonum hayranı olduğum Dan Brown'un Melekler ve Şeytanlar kitabında yer verdiği o şapelde nefes almaktı. Sistine Şapeli'ni de içinde barındıran Vatikan Muzesi'ne gittiğimizde bizi uzunca bir kuyruk bekliyordu. Bana mısın demedi. Yaklaşık yarım saatlik bir bekleyişin ardından muzenin içindeydik...
Biletleri aldık ve muzenin koridorlarında ilerlemeye başladık. Dile kolay 42 bin metrekarelik bir alanda binlerce eser. Heykeller, mozaikler, kabartmalar, duvar resimleri hatta içinizi urpertecek mumyalar... Her adımda uçsuz bucaksız bir hayranlık. Tek yonlu gezi sistemiyle Sistine Şapeli'ne ilerlerken Deniz Tuysuz'e kaç kez "geldik mi" diye sorduğumu hatırlamıyorum.. Sabırsızlığım, gorduğum her muazzam eserle dizginlense de Sistine Şapeli'nin içinde olma arzum katlanarak artıyordu. Bilmem kaçıncı işaret levhasından sonra vuslata ermiştik. Fotoğraf çekmek yasak, konuşmak yasak... Sadece melekler ve şeytanlar... Başınızı her çevirdiğiniz yerde ilahi bir an, fırça darbeleriyle olumsuzleşmiş hayal gucu... Kendinizi kuçucuk ve yetersiz ama bir o kadar da şanslı hissettiğiniz o dakikalar paha biçilemez. Tanrının Adem'e, Adem'in Tanrı'ya uzattığı el ve yaratılışın ilk dakikaları... Zamanın donduğu an.. Ve sonra suratsız bir gorevlinin "şşşşşşş, sessizlik" sesi sizi gerçeğe donduruyor. "Tamam anladık bizim de Ayasofya muzemiz var" diyerek ayrıldığımız Sistine Şapeli, bizi belki de gorduğumuz en muazzam merdivenlere surukluyor. Spiral merdivenlere...
İnenler ve çıkanların birbirleriyle karşılaşmadığı, bronz melek suslemeleriyle goz alıcı bir yapı... Fotoğraf çekme hissinizi depreştirmiyor desem yalan olur... Murada ermenin mutluluğuyla bir kahveyi hak ediyoruz... Kahve demişken; kalabalık bir ekiple Roma'ya giderseniz, bizim gibi ekip arkadaşlarınızın uyumu her şey demek.. Ayak uyduran, gerektiğinde damak zevkine aykırı hareket edebilen, soylenmeyen, eleştirmeyen, her şeye ama her şeye eyvallah diyen arkadaşlar.. Bi de sabah erkenden kalkıp macchiato yapan ve sizi ister istemez o aromasıyla ayağa diken bir ekip arkadaşınız varsa Romayı yakarsınız bile...
Evet, biraz iddialı ama soyluyorum: ''Vespa ile değilseniz, Roma'da değilsiniz''... Bu cumleyi kurmaya hakkım var, çunku Roma'ya ikinci gidişim ilkine pek benzemedi. Roma'yı beş duyuyla yaşamak için Vespa şart. Yediğiniz o dondurmalar, pizzalar, tiramisular... Gittiğiniz o muzeler, meydanlar, tarihi eserler... Eğer yolculuğunuz 'ruzgarlıysa' daha lezzetli, daha şaşırtıcı, daha eğlenceli.. Öncelikle Roma'da Vespa kullanmak için motorsiklet ehliyetine ihtiyacınız yok. Turkiye'de otomobil kullanmak için aldığınız ehliyeti gostemeniz yeterli. Hatta -burası biraz sakıncalı olacak ama- daha once motor kullanmış olmanız da çok onemli değil. Örneğin ben Turkiye'de iyi bir 'motosiklet artçısı' olabilirim ama motor kullanmadım. Lakin Roma'da Vespa kiraladığımız yerin yanındaki otoparkta 1 saat donup durmak suretiyle işi kıvırdım(!) İlginç şekilde uzerine bindiğiniz andan itibaren duygusal bir ilişki başlıyor kendisiyle. Kaskınızı takıp da trafiğe karıştığınızda gerçekten oraya ve o ana ait hissetmeniz uzun surmuyor.
Caddelerde arabadan çok motor var. Her sokaktan, her koşeden motorcular çıkıyor. Bu da Vespa uzerinde sizi her daim tetikte tutmaya mecbur bırakıyor. Trafikte turist olduğumuz, başımızdaki bir ornek kasklardan ve hızımızdan belliydi. Romalılar belki de bu yuzden, acemi hallerimize fazlasıyla anlayışlı davrandı. Yolların çoğu arnavut kaldırımı dediğimiz kuçuk taşlarla kaplı. Vespa uzerinde hafifçe zıplayarak gitmek başta biraz yorsa da sonra kabullendiğiniz, hatta unuttuğunuz bir durum haline geliyor. Şehrin içinde ozellikle Palazzo Venezia meydanı tam bir curcuna. Koca meydanda her yone giden bir Vespa bulmak mumkun.. Aramızdan biri navigasyonunu açıp hedefi yazıyor, telefonunu da Vespa'nın onundeki kılıfa yerleştiriyor... Diğerleri onun ardında sıralanıyor. Ne sıcak, ne soğuk, limonta kıvamında bir eylul havası. Ben ve Yeşim etek giydiğimiz halde uşumuyoruz. Hatta boyle her iki anlamda da daha havalıyız. Motorlu seyahatin en guzel yanı kokular bence.. Siz olağanustu bir tarihi yapıyı orneğin bakışlarınızla hatmetmeye dalmışken, kahve kokusu gelip yapışıyor burnunuza. Nasıl da guzel... Hemen bir işaret arkadaşlara, hooop çek sağa, gir içeri mis gibi bir filtre kahve ya da hızlıca bir espresso. Yola devam... Zaten yollarda en çok kahve ve dondurmacılardan yayılan nefis kokular geliyor burnunuza. Hedefe vardığımızda, park yeri konusu gundeme geliyor. Roma'da Vespalar gokten yağmış gibi. Elbette bir o kadar da bedava park yeri var. Kaskı çıkar, boneden yapışmış saçlarını gelişi guzel salla... İşte mis gibi Roma. Ne kadar ihtişamlı tarihi yapı varsa onunden akıyoruz. Arada arkayı kontrol etmekte fayda var, herkes tamam mı, yoksa ışıkta takılan olmuş mu? Herkes burda tamam, hadi işaret edip diğerlerine bir tatlı molası verelim..
Hayatımda daha once hiç tiramisu siparişi vermemiştim. Çunku eğer tatlı yenilecekse, bence çikolatalı olmak zorunda. Profiteroller, browniler, sufleler varken tiramisu gibi titrek ve bence biraz da kişiliksiz bu tatlıya hiç yuz vermedim. Ta ki, Caffe Greco 'ya gidene kadar.. Dediler ki efsane, peki dedim bir şans vereyim gelmişken. Gerçi Caffe Greco'nun atmosferinin etkisini de eklemeliyim. Dukkanın tarihi 1700'lere dayanıyor. Tablolar, masalar, hatta garsonlar bile bugune ait değil sanki... Oturmak için sıra bekliyor ve 12 euro masa parası oduyorsunuz. Bunu tercih etmezseniz ayakta ya da bar taburesi uzerinde kahvenizi içip, tatlınızı yiyip hızlıca ortamı terkediyorsunuz. Hızlıca dedim ama işte o terketme kısmı hiç de kolay değil. Kimse o tiramisudan bir kaşık aldıktan sonra o kafeden çıkamaz. Biz de çıkamadık zaten. Kopuk kopuk bir lezzet bardağı elinizde tuttuğunuz. Bir defa bardakta ve kaşıkla yiyiyorsunuz. Kremanın rengi koyu sarı... Yutmaya kıyamayacağınız kadar kezzetli... Şekerli olsa içinizi bayar. Az şekerli olsa yavan gelir. İşte oyle ortada, oyle kıvamında ki... Peyniri, kedi dilini, kahveyi ne yapıyor da bu hale getiriyorlar acaba? Ve ben nasıl oluyor da çikolatasız bir tatlıyı boyle sevebiliyorum? Herkes birbirine bakıyor... Hepimizin gozleri kocaman açılıyor. "Abi bu nasıl bişi ya"lar havada uçuşuyor. Tiramisu yememe kararına geri donuyorum hemen oracıkta. Tabi tekrar Caffe Greco'ya gelinceye kadar...
İlk kez Roma'ya gittiğimde bir İtalyan taksici beni oraya goturmuştu.. "Vaktiniz var mı, burayı gormediyseniz Roma'yı gordum demeyin" diyerek.. Colosseum'dan yeni çıkmıştım. Yaklaşık 10 dakikalık bir yolculuktu... Portakal ağaçlarının olduğu bahçeli vilların arasından geçerek, bir yolun ortasında durduk.. Taksici "burası" dedi. Etrafa baktığımda bir şey anlamadım. Arabadan indi, "gelin" dedi.. Buyuk, heybetli bir yeşil demir kapının onunde durduk. Kapının uzerinde bir anahtar deliği vardı.. "Buradan bakacaksınız" dedi. Gozumu anahtar deliğine goturdum. Gorduğum manzara karşında ilk tepkim "inanılmaz" oldu. Derin bir perspektif, kırmızı toprak bir yol, o yol boyunca iki tarafta uzanan yemyeşil ağaçlar.. Ufukta ise, kusursuz perspektifi bozmayacak şekilde tam ortada minyatur gibi duran, tatlı pembe kubbesiyle St. Pietro Bazilakası... İnsan ilk yaşadığı şoku atlattıktan sonra kapıdan geri çekiliyor ama ayrılamıyor. Buyuleyici duygunun ilk sarsıntısını geçirdikten sonra, bir daha bakmak istiyor. Tekrar eğiliyorum, o manzarayı zihnime kazımak için bir daha bakıyorum. Tabii gelişen teknoloji dunyasında, bu kareyi çekip insan Instagram'da paylaşmak istiyor. Telefonuma davranıyorum, bir iki deneme, katiyen o kareyi gozun gorduğu gibi yakalayamıyorum. "Profesyonel makinayla gelmek lazım" diyorum, bunu derken bir daha deniyorum. Ya olursa... Olmuyor... "Ne kadar gelişirse gelişsin, teknoloji gozun mukemmelliğini hala yakalayamadı" diye soyleniyorum. O muazzam perspektifi zihnime kazıyıp, tekrar taksiye biniyorum. Taksiciye binlerce kez teşekkur etmekten kendimi alamıyorum. "İtalyanların bazıları bile burayı bilmez" diyor. Roma'ya gidildiğinde, herkesi artık buraya goturuyorum. Etkilenmeyen yok. Bahsettiğim yer Villa del Priorato di Malta. 1765 y ılında tasarımını mimar Piranesi'nin yaptığı Malta Şovalyeleri buyuk ustadının konutunun giriş kapısı. Burayı turistik gezi rehberlerinden pek okuyamazsınız. Siz siz olun, "burayı gormeden Roma'yı gordum demeyin."
Roma'yı çok severseniz, Roma da sizi sever. Bazen surprizler zaten yureğinizi fethetmiş Roma'yı unutulmaz kılar. Bize oyle bir surpriz sundu Roma. Şoyle anlatmaya başlayayım: Vatikan bolgesi, belli bir saatten sonra sessizliğe burunen, gece hayatının olmadığı bir bolge. Akşam 9-10'dan sonra restoranlar kapalı. Öyle bir bolgede, açık bir restoran bulmak, hele ki o restoranda otururken, yeni evlenmiş, 2 saat once Vatikan'da dini torenden çıkıp, "after party"sini sizin yemek yediğiniz restoranda yapan bir Vatikan muhafızı ve çiçeği burnunda gelin ile karşılaşmak herkese nasip olmaz. Nihayetinde milyonlarca turist Vatikan muhafızlarının fotoğraflarını çekebilmek için saatlerce sırada bekliyor. Sayıları konusunda muhtelif veriler var ama 100 civarında oldukları tahmin ediliyor.. O kadar azlar yani. 1500'lu yıllarda Papa 2'inci Julius'un İsviçre'den kendisini koruyacak bir birlik gondermesini talep etmesiyle başlayan 5 asırlık geleneğin parçaları onlar. Papa uğruna olmeye yeminli, o az sayıdaki askerlerin çoğu evlenmiyor. Biz şanslıydık, Vatikan muhafızının evlendiği kız bir Meksikalı idi ve biz gelin ile damat gelmeden Meksikalı arkadaşlarıyla restoranda zaten kaynaşmıştık. Bir anda "after party"nin içinde bulduk kendimizi. Tabii telefonlarla çekilmiş videolardan, o geleneksel, herkese kapalı duğunden kareleri gorme şansımız da oldu. Duğune gitmiş kadar olduk. Roma seyahatini, olağanustu keyifli, bir daha deneyimleyemeyeceğimiz bir gece ile noktaladık.
Biz Roma'ya iyi davrandık, o da bize... Siz de oyle yapın...












Yorumlar
Yorum için giriş yap veya kaydol.
Henüz yorum yok — ilk sen yaz.